Al Merkel’i vur Obama’ya

Türkiye’nin yoluna demokrasi mi, yoksa otokrasi mi olarak devam edeceğini belirleyecek kritik 1 Kasım seçimleri yaklaşırken yurtiçinde olduğu gibi dünyada da maskeler bir bir düşüyor.

Özellikle ABD ve bazı Avrupa devletleri, çeşitli eylemleri ya da eylemsizlikleriyle Türkiye’de hak ve özgürlük mücadelesi veren milyonları yüzüstü bırakıyor. Güvenlik alanında aldıkları siyasi rüşvetler karşılığında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki baskıcı AKP idaresinin uluslararası meşruiyetini pekiştirici hamleler yapıyorlar. Batılı sivil toplum ve medya ise çok daha başarılı bir demokratlık sınavı veriyor.

Almanya Başbakanı Angela Merkel’in seçim öncesinde Türkiye’yi ziyaretini eleştiren ve “Batı ülkeleri Türkiye cumhurbaşkanının kötü emellerine hizmet etmemeli” başlığını taşıyan Washington Post başmakalesi, durumu veciz şekilde ifade ediyor. 19 Ekim tarihli başmakalede, Batılı ülkelerin, özellikle de mülteci akımına maruz kalan Avrupa’nın, Erdoğan ile anlaşmalar yaparak bu kargaşanın üstesinden gelmeye çalışmasının “yanlış” olduğuna işaret ediliyor. Erdoğan’ı “ülkedeki istikrarsızlığın önde gelen müsebbibi” olarak nitelendiren, “otokratik ve artan oranda pervasız” taktiklerle kutuplaşmayı körüklediğini belirten Washington Post, “Şu anda Erdoğan ile flört eden Batılı liderlerin seçim sonrasına kadar beklemesi akıllıca olurdu.” diyor.

AB SÜRECİNİ OTOKRATLARLA KONUŞMAK

AKP ve Erdoğan’dan hazzetmediği halde Merkel’i alelacele Türkiye yollarına düşüren, Suriyeli mülteci krizinin hükümeti üzerinde oluşturduğu iç siyasi baskılarla depreşen pragmatik güdülerdi. Çantasında Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik müzakerelerini hızlandırma vaadi dahil birçok şekerleme vardı. İronik olan, bunları 17-25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk skandalından sonra hukuk ve devlet düzenini altüst ederek Türkiye’nin AB üyelik perspektifine ölümcül darbeler vuran bir siyasi iradenin temsilcileriyle ele almasıydı. ‘Başkanlık sistemi’ adı altında bir neo-saltanat ve hatta neo-hilafet düzeni hedeflediğinin işaretlerini veren bu çılgın iradeyle AB’ye üyelik sürecinin yürütülemeyeceğini Merkel de pekala biliyordu. Buna rağmen, uluslararası camiada sanki çok makbul ve saygınmış gibi görünmek isteyen Erdoğan ve arkadaşlarının ekmeğine yağ sürmekten geri durmadı.

Türkiye’de hukuk ve demokrasinin iğdiş edilişini anlatması beklenen geleneksel Avrupa Birliği İlerleme Raporu’nun yumuşatılması ve açıklanmasının seçim sonrasına bırakılması skandalında da büyük ölçüde Alman gölgesi hissediliyor. Seçim öncesinde Türkiye’yi ziyaret ederek Saray camiasına imaj takviyesi yapmakta mahzur görmeyenler, raporla teyid edilecek berbat insan hakları karnesini sivil ve siyasi muhalefetin değerlendirme ihtimalinden neden çekiniyor? Nerede Avrupa değerleri ve ilkeleri?

OBAMA YÖNETİMİNİN BENCİL TAVRI

Çekinme demişken, sözü Türkiye dahil dış politikasını bu kelimeye ve türevlerine indirgeyen Obama yönetimine getirelim. Washington Post Merkel’i eleştirirken aslında ‘kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla’ misali Başkan Barack Obama’ya da örtülü şekilde Erdoğan ve refiklerine fazla malzeme vermeme uyarısında bulunuyordu. Buna yaklaşan G20 zirvesi de dahil.

Obama yakın geçmişe dek Erdoğan’a koyduğu tavrı Merkel gibi pragmatik ve profesyonel nedenlerle yumuşattı. Ortadoğu politikasının merkezine IŞİD’le mücadeleyi koyup diğer konuları onun türevi haline getiren Beyaz Saray, operasyonel nedenlerle Türkiye’de yüksek perdeden ‘kral çıplak’ demeyi tercih etmiyor. Ankara’da antidemokratik bir rejim değişikliği fiilen hayata geçirilirken Washington alt düzey hükümet temsilcilerinin kerhen yorumları dışında sesini çıkart(a)mıyor. Neden? Temelde Türkiye’deki askeri üsleri kullanma izni verilsin ya da iptal edilmesin diye. Beyaz Saray’ın bu bencil tavrını ‘Ver askeri üsleri, al rejimini’ olarak okuyan Erdoğan ve ekibi ise toplum, siyaset ve hukuk üzerindeki kıskacını daralttıkça daraltıyor.

Obama istese Türkiye’de işlerin çığırından çıkmasını baştan engelleyebilirdi. Çıkıp bir çift laf etse bile, ülkeyi rehin alan çılgın irade tırsardı. Zira herkesten çok ABD’den çekiniyorlar. Ama nemelazımcı Beyaz Saray, gözünü kapayıp, burnunu tıkayıp, işini yürütmeyi tercih etti. Çıkar çarklarına ABD’nin takoz koymasından korkan siyasetçilerden daha fazla taviz koparmaya odaklandı. Suriye’de işin başında Esed rejimine ağzının payını verme fırsatlarını değerlendirmeyip kriz ve trajedinin iyice derinleşmesinde etkili olan Obama yönetiminin, Türkiye’nin Suriye benzeri bir rejime adım adım sürüklenmesini seyretmesine çok şaşırmamak lazım.

ABD, POLİTİKASINI 1 KASIM’A GÖRE ŞEKİLLENDİRECEK

Washington’da yarının potansiyel krizleri, genelde bugünün krizinin gölgesinde kalır. Bugün kafayı IŞİD’le mücadeleye taktıklarından, gözleri etraftaki çoğu şeyi görmüyor. Türkiye gibi stratejik bir ülke karanlığa gömülürken, ortaya çıkacak istikrarsızlığın Amerikan çıkarlarına da ciddi yansımaları olabileceğini idrak etmeye daha yeni yeni başlıyorlar. Tavırlarını belirlemek için muhtemelen 1 Kasım seçiminin sonuçlarını bekliyorlar. Ama ben her halükarda Obama yönetiminden çok cesur ve ciddi hamleler beklemiyorum. Hele AKP tek başına iktidara gelirse, başlarını kuma gömme ihtimalleri az değil.

Cumhuriyet tarihinin en büyük rüşvet ve yolsuzluk skandalıyla anılan siyasi irade, dış politikayı da çoğu kez rüşvetçi metodlarla idame ettiriyor. Avrupa’nın sesi, Suriyeli mültecileri Türkiye’de tutma taahhüdüyle kısılıyor. Amerika, İncirlik ve diğer askeri üs kullanım haklarıyla sus payından nasibini alıyor. Bütün bunlar Türkiye’deki muhalif ve demokratların ölüm kalım savaşını Batılı devletlerden ciddi bir destek almaksızın yürüttüğünün delili. Belki de mücadelenin bu derece ‘yerli ve milli’ olmasında da başka hayırlar var…

Write a comment

No Comments

No Comments Yet!

Let me tell You a sad story ! There are no comments yet, but You can be first one to comment this article.

Write a comment

Only registered users can comment.