Ömer Şamil Kafkas

Ömer Şamil Kafkas


Eski Yazıları

3 Haziran ve 2 insan

3 Haziran.

O gün;

Ölümü münasebetiyle büyük yazar ve düşünür Franz Kafka’yı anma günü… (3 Temmuz 1883 – 3 Haziran 1924)

Alman ve Çek kültürleri arasında gidip gelmiş Yahudi bir aileden neşet etmiş ve bulunduğu ortamda yabancılaşmayı, ayrışmayı ve sonunda da metamorfozu yaşamış birisi olarak eselerinde bunları işlemiş ve herkese bunu yaşatmış olan birisiydi Kafka..

Evet, bu Kafka’yı hatırlama vakti şimdi..

Adeta Kafka’nın sürrealist dünyasında acayip ve trajik kahramanlarına dönüştüğümüz şu olağandışı günlerde…

DÖNÜŞÜMÜ YAŞAMAK..

Kafka’yı hep bilirdim, okumuşluğum da vardı.. Ama son günlerde tekrar tekrar okuyorum.. Buna vaktim de oluştu..
Zira birgün, yakın sayılan bir zamanda odamı basıp kimliğime el koydular ve meslekten attılar beni..

İki gün aileme haber veremedim. Zor şartlarda görev yapmaya ve sürekli can tehlikesi içinde yaşamaya çalışırken, biliyordum ki annem, babam da benim ile birlikte aynı kaygıları taşıyorlardı.

Sonra, “Bilmek, onların da hakkı. Zaten bu halimi kimlerle paylaşırım ki!” diye düşünerek, kendimi toparlayarak babamı aramaya karar vermiştim.

Mitinglerine giderek gönülden destek verdiği kimselerce meslekten atıldığımı, işi şakaya vurarak babama haber vermiştim. Kısa bir sessiz olmuş ve sonra o, “Neyse, ben seni sonra bi ararım” demişti.

Aradan iki gün geçmiş ama hiç ses çıkmamıştı. Dayanamayıp sonra tekrar aramış ama kendisine ulaşamamıştım.

Endişelenmeye başlamıştım, “Acaba bu üzücü haberime dayanamayıp da babamın başına birşey mi geldi?!” diye düşünerek..

Bu endişelerle de annemin cep telefonunu aramıştım. Öğrendim ki, babam gayet iyiymiş… Ve anladığım kadarıyla yaşanan sıkıntı, sadece -adeta iman derecesine bağlandığı- kimse/lerin oğluna yaptıkları karşısında bir ürkmüş, onlara toz konduramamış, olayın vehameti ile yüzleşememiş ve meseleyi bilinçaltına ötelemeyi tercih edip geçmişti..

Anneme sitem mahiyetinde birşeyler söyleyecek olduğumda ise, “Kim bilir, sen de ne halt karıştırmışsındır da başına bu gelmiştir, yoksa yanlış yapmaz onlar” deyivermişti ve telefonu kapatmıştı.

“Ben sadece görevimi yapıyordum ve utanacak hiç birşey de yapmadım!” diyememiştim, sözler dudaklarımda tıkalı kalmıştı..

PKK’nın ölüm listesindeydim zaten… Orda savunmasız ve bir başıma kalmamın da bir anlamı yoktu artık.. Eşimle iki günde eşyalarımızı toparlayıp oralardan ayrılmıştık.

Eşyalarımızı depolayacak bir yer bulunca da kendimizi bahtiyar hissetmiştik.

Aradan bir müddet geçmiş ve sılayı rahim düşüncesiyle çok uzun yollar katederek anne babamın yanına ziyaret gitmiştim.
Tam içeri girerken haberlerde “devletin başı”nın “Bunlar terörist, bunlar hain, bunlar…” Şeklindeki, her günki haykırışları duyuluyordu.
“Ne diyorsun oğlum, bak ne diyor?” diye sorduydu annem.

“Ne diyeyim ki anacığım, yüzlerce hakareti var, ağzına geleni söylüyor, ne diyeyim ki söyle! Güç onda, benim gibiler ise güçsüz..
Bütün televizyonlar, gazeteler, medya onda. İstediği yerde, istediğini söylüyor işte..” deyivermiştim.

Bir müddet yanlarında kalmıştım ve dönmeye yakın annemle sabah 4’e kadar konuşmuştuk.

Ömrünün büyük kısmı terörle mücadeleyle geçmiş birisi olarak, en son, “Terörist diyor da anacığım… 45 yaşına gelmiş birisiyim ve bunca yıldır oğlunu tanıyan bir annesin.

Sorarım sana; ben terörist miyim!? Hiç görülmüş mü benim terör ile ilgili en ufak bir hareketim, halim?!”

Annem, gözlerimin içine boş boş bakmış ve:

“Ne bileyim, 24 saat yanımda mısın?! Ya benim görmediğim bir anda öyle isen?!” demişti.

Geriye yaslanıp öylece kala kalmıştım.

“Sözün bittiği yer”, denilen yere işte o zaman varmıştım.

Sabah olduğunda ise annemle helalleşmiş ve bu kadar lüzumsuz konuşmalarla başını ağrıttığım için özür dilemiş, helallik dileyip ellerinden öpmüştüm.

Dönüş yolcuğumda Kafka eserleri serisindeki en gözde yapıtı olan Dönüşüm’ü okurken, yol boyu toplum olarak yaşadığımız bu ürkütücü dönüşümü, birbirimize yabancılaşmayı ve ayrışmayı düşündüm.

Gregor Samsa’nın bir böceğe dönüşmesi ve ailesince artık o evden istenmemesi ve sonrasında bir çöp olarak atılıp gitmesi..

Dönüşüm’ü yaşayanlar; ben ve benim gibi insanlar mı, yoksa toplumun kendisi mi şimdi..?! Daha birçok sorular ve çıkarsamalar var ama bunu Kafka’yı okumuş ve okuyacak olanlara havale ediyorum. Ve ölümünün 93. yılında hukukçu ve büyük yazar Franz’a selam çakıyorum, öngörüsü karşısında şapka çıkarıyorum ve iki kere memleketine gitmiş ve onun adımladığı yerlerden tekrar tekrar geçmiş birisi olarak, müzesine -daha bilinçlenmiş olarak- uğrayacağım sözünü kaydediyorum buraya.

NAZIM İLE GÜZEL GÜNLER..?!

3 Haziran.

O gün;

Ölümü münasebetiyle büyük yazar ve şair Nazım Hikmet’i anma günü… (15 Ocak 1902- 3 Haziran 1963)

Nazım; büyük şair, tutkuların, özlemlerin ve en sonunda da sürgünlerin adamı!

Çocukluğumdan, gençliğimden beri şiirlerini bilirdim, okumuşluklarım vardı.

Ama açıkçası ben Necip Fazıl şiirleri ile büyümüş ve yoğrulmuş birisiyim. Onun şiirlerine öykünerek yüzlerce şiirler yazmışlığımız da vardır.

Ama bu yaşa, döneme ve bu sürece gelince şimdi Nazım’ı iliklerime kadar hissediyorum.

N. Fazıl’ın şiirleri ve düşünceleri ile şekillendiğini iddia eden zamanın iktidar sahiplerince ben ve benim gibi yüzlerce, binlerce insan yerinden, yurdundan edildiler;

“Öz yurdunda parya!” yapıldılar..

Mallarından, mülklerinden, hatta canlarından oldular!

Yüzlercesi içeride, özgürlüklerinden oldular..

Bencilleyin, nicesi de maddi manevi herşeyinden oldular, sürgün oldular..

Şu son dönemde hep..

Nice dostlarım içeride, hürriyetinden mahrum, bir açık havaya hasret..

Ben de olabilirdim.

Şimdi uzaklarda, Nazım’ın Bugün Pazar şiirindeki gibi:

“Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
Bu kadar benden uzak
Bu kadar mavi
Bu kadar geniş olduğuna şaşarak
Kımıldamadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
Dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
Bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben…
Bahtiyarım…” diyorum…

İstediğimde kapıyı açıp dışarıya çıkabilmeyi bir nimet bilerek dışarıya çıkıyorum arada.. Yürümekten yorulduğumda, bir banka ya da taşın üstüne oturup ihmal ettiğim Nazım şiirlerini talim ediyorum, telafi etmek istercesine..

Bir ağacın gölgesinde bir leylak kokusuna denk geldiğimde durup, gözlerimi kapayarak derin derin içime çekiyorum havayı ve içerde sorgusuz sualsiz tutsak kalanları düşünüyorum. İçimde yarım yarı suçluluk, yarı şükür hisleriyle..

“Orda mı olmalıydım, yoksa burda mı?!” düşünceleri içinde gelip giderken, yine Nazım’dan şu mısralar geliveriyor hep aklıma:

“Güzel günler göreceğiz çocuklar
Motorları maviliklere süreceğiz
Çocuklar inanın inanın çocuklar
Güzel günler göreceğiz güneşli günler.

Hani şimdi bize
Cumaları, pazarları çiçekli bahçeler vardır,
Yalnız cumaları,yalnız pazarları…”

Ölümünün üstünden tam 54 yıl geçmiş ey koca Nazım!

Az gitmişiz, uz gitmişiz,

Ülke olarak bir arpa boyu yol gitmemişiz bu zaman aralığında!..

“Hainler” değişmiş, “zalimler”in isimleri değişmiş ama zulüm çarkları hiç değişmemiş, düzen ve düzenek hep aynı kalmış ya!

..

Nazım,1951 yılında Türk vatandaşlığından çıkarılmış; ölümünden 46 yıl sonra bu karar iptal edilmişti.

“Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni” derken vasiyet edercesine Nazım, ülkesinden binlerce kilometre uzakta toprağa girmişti. Ne diyeyim?

Dedim ya, sözün bittiği yerlerdeyim şu aralar.. “Toprağınız bol olsun, yaşadıklarınız bir daha yaşanmasın ey Franz ve Nazım!” diyeyim sadece, uzun bir şükür yürüyüşüne daha çıkmadan evvel!

Yorum Yaz

Yorum yapılmamış

Henüz yorum yapılmamış!

Henüz hiçbir yorum yapılmamış. Ama bu habere ilk yorum yapan siz olabilirsiniz.

Yorum Yaz
Yorumları Gör

Yorum Yaz

E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır.
İşaretlenen alanların doldurulması gereklidir*