Ribat, uhuvvet, tesanüs, sabır ve selamet

Üstad Bediüzzaman Hazretleri eski eserlerinden Münazarat’ın ilk baskısında bir misal getiriyor diyor ki: “Bir belağ başı (bütün civar köylere su yetiştiren su kaynağı büyük bir pınar) çok zaman bakımsız kalıp içine kötü şeyler düştüğü için onu temizleyip pislikleri içinden çıkardıktan sonra  bir havuz gibi yapılırsa, acaba pınarın suyu bir zaman bulanık olarak gelmeyecek mi? Fakat merak etmeyiniz!..  Akibet berrak olacaktır.”

R. V. C. Bodley, “Allah’ın bahçesinde yaşadım” başlıklı yazısında diyor ki:  “Kuzey  Batı Afrika’da Müslümanlarla birlikte yaşamaya başlamıştım. Bu hayattan ve böyle yaptığımdan dolayı memnun olmuştum.  Çünkü onlar bana üzüntüyü nasıl yeneceğimi öğrettiler. Bütün Müslümanlar gibi, KADER’e inanıyorlardı. İnanıyorlardı ki, Kur’an’da yazılan her kelime Allah tarafından söylenmişti. Onun için, Kur’an ‘Sizi ve bütün davranışlarınızı Allah yarattı.’ dediği için, bunu harfiyyen kabul ediyorlardı. İşler kötü gittiği zaman, sükûnetlerinin ve lüzumsuz heyecanlara kapılamamalarının sebebi budur. Herşeyin kadere bağlı olduğunu ve bunu Allah’tan başka kimsenin değiştiremeyeceğine inanırlar. Bununla beraber bir felaket karşısında hiçbir şey yapmadan oturdukları mânâsına gelmez.  Misal olarak, size, sahradaki hayatım sırasında karşılaştığım vahşî ve yakıcı bir SAM  FIRTINASI’nı anlatayım: “Üç gün ve üç gece boyunca fırtınanın uğultusu ve gürültüsü devam etti. O kadar  şiddetli, o kadar vahşî idi ki, sahranın kumlarını Akdeniz üzerinden kilometrelerce taşıyarak Fransa’nın Fhone vadisi üzerine serpiştirmişti. Rüzgar öyle kızgın esiyordu ki, başımın tepesindeki saçlarımın kavrulduğunu hissediyordum. Boğazım kurumuştu. Gözlerim yanıyordu. Kumlar, dişlerimin arasına doldu. Bir cam fabrikası kazanının önünde duruyormuş gibiydim. Çıldırma raddelerine geldim. Fakat, Müslümanlar şikayet etmiyorlardı. Omuzlarını silkerek, ‘Kader…  Böyle yazılmış…’ dediler.

“Fakat, fırtına diner dinmez, hemen faaliyete geçtiler. Nasıl olsa öleceklerini bildikleri için, bütün kuzuları boğazladılar. Böyle yapmakla ana koyunu kurtarabileceklerini ümid ediyorlardı. Kuzuları boğazladıktan sonra sürüleri, güneye, suya doğru sürdüler. Bütün bunlar sükunet içinde, kaybettikleri şeylere üzülmeksizin yapılıyordu. Kabile başkanı dedi ki: ‘Zannedildiği kadar kötü değil. Herşeyimizi kaybedebilirdik. Fakat, Allah’a şükür ki, işe yeni baştan başlayabilmemiz mümkün: Koyunlarımızın yüzde kırkı kurtuldu.’

“Çölü araba ile geçerken lâstiğimizin patladığı bir başka hâdiseyi daha hatırladım. Şoför yanına yedek lastik almayı unutmuştu. Böylece, üç lastik ile kalmıştık. Öfkelendim, telâş ettim, heyecanlandım ve Müslümanlara ne yapacağımızı sordum. Telaşın,  sinirlendirmekden başka bir işe yaramadığını hatırlattılar. Dediklerine göre lastiğin patlaması Allah’ın bir iradesidir ve izin vermiştir; buna karşı hiçbir şey yapılamaz. Böylece bir tekerlek jant üzerinde olmak üzere sürüklenmeye devam ettik. Biraz sonra, araba bir gürültü ile duruverdi. Benzinimiz bitmişti. Başkan sadece, ‘Kader’ dedi. Yeter miktarda benzin almadığı için şoföre çıkışacakları yerde, hep birlikte gideceğimiz yere doğru yürümeye başladık.  Hem de şarkı söyleyerek. Onlarla geçirdiğim yedi sene zarfında inandım ki, Avrupa ve Amerika’da görülen sinirli, deli ve sarhoş insanlar, adına medeniyet dediğimiz, ACELECİ ve TELAŞLI  HAYATIN  MAHSÜLLERİDİRLER.”

Batılı yazar R.V.Ç. BODLEY, görüp yaşadıklarını anlatıyor. Bizler tahkîkî imanı kazandıran eserleri Kur’an tefsirlerini, ilhâmat-ı Kur’aniye, sünuhat-ı Kur’aniye tefeyyüzât-ı Kur’aniye olan enfes kitapları okuyoruz. Asr-ı saadetten bu yana, dönem dönem, Efendimizin  (S.A.S.) ve Âl-i Beytin başına gelenleri biliyor ve bu yolun kaderinin nasıl olduğunu da çok iyi takdir ediyoruz… Onun bu süreç ve mânâya geliyor onu çok iyi okuyup, bir durum muhakemesi ve muhasebesi yaparak hasar tesbitinden sonra yep yeni dönemin şartlarına göre işlerimize bakmamız gerekiyor. Bizim en büyük gücümüz itikadımız ve ihlasımızıdır. Uhuvvet ve tesanüdle kenetlenerek hep ileriye bakacağız; ışığa doğru… Yani gölgemizi arkaya alarak. Yoksa ışığı arkamıza alıp gölgemizin peşinden gitmeyeceğiz.

“Sabredin, sabırda yarışın, ribat yapın, uyûn-ı sâhire olun “Âl-i İmran, 3/200) kudsî emirlerini unutmayacağız. Üstad Hazretlerinin tavsiyesiyle “müfritâne irtibatta bulunun.” Halbuki  Üstad ifrat ve tefritten nefret eder. Ama aramızdaki irtibat hususunda “müfritâne” diyor yani ifrat derecede. Çünkü “Biz her gün yeniden doğarız” diyen Yunus Emremiz gibi Hizmet her gün yepyeni doğuşlara mazhar ve şâhit oluyor. Eğer birbirimizden haberimiz olmazsa, ümitsizliklere ve yanlış değerlendirmelere maruz kalabiliriz. Oturup şunu bunu tenkit edeceğimize Allah’ın verdiği imkân ve fırsatları nasıl değerlendirebiliriz ona bakalım. Yeniden Kur’an meallerini, tefsirlerini, ilmihalleri, hadis-i şerifleri, pırlanta serilerini gözden geçirelim… Hiçbir boş vaktimiz kalmasın… Biz birilerinin yaralarını sarmaya çalışalım. Ümitli olalım ve ümit aşılayalım. “Ümitsizlik kanser gibi bir hastalıktır”  diyor Üstadımız… “Kıyamet kopuyor olsa bile, elinizdeki fidanı dikiniz” buyuruyor Efendimiz (S.A.S.)… Biz bulutların sıyrıldığını, ufukların açıldığını görüyoruz. Ayrıca dünya çapında organize edilen ağır bir testi geçiyoruz; hiçbir menfi harekette bulunmadan ve radikalleşmeden, sabır içinde ELHAMDÜLİLLAH…

Yorum Yaz

Yorum yapılmamış

Henüz yorum yapılmamış!

Henüz hiçbir yorum yapılmamış. Ama bu habere ilk yorum yapan siz olabilirsiniz.

Yorum Yaz
Yorumları Gör

Yorum Yaz

E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır.
İşaretlenen alanların doldurulması gereklidir*