Çaresizlere çare

Afrika kökenli Amerikalılardan Prof. Dr. Yâsîn Beyle görüşürken, 400 senelik geçmişlerinde başlarına gelenleri anlattıktan sonra Elijah Muhammed ile 1935-1975 kadar olan dönemden bahsetti…

“Sanki biz bu dönemde bir abdest aldık… Yani temizlik dönemi geçirdik. Yani uyuşturucu, içki, kumar, çetecilik ve benzeri kötülük ve suçlardan bir temizlendirme ve arındırma dönemi… Hizmetimiz, kıvamını W. Deen Muhammed’in gayretleriyle buldu. Bizi ırkçılık anlayışından, İslâmiyetin evrenselliğine  yükseltti. Bilhassa hapisanelerde çok güzel hizmetler oldu… Bir misal vereyim: Cezaevinde çeşitli suç ve cinayetlerden dolayı idamını bekleyen bir suçluya arkadaşlarımız ulaşıyorlar… İslâmiyeti anlayınca, hayatında çok büyük bir değişiklik oluyor. Bu sefer çevresinden onlarca mahkûma vesile oluyor. Tevbe edip çok düzgün insanlar okuyorlar. Bunlar toplu halde dilekçe verip kendilerinin durumlarını ve güzelliğe vesile olan idam mahkumunun gerçekten örnek hallerini anlatıyorlar. Zaten cezaevi görevli idarecileri bunu biliyorlar. Daha sonra özel bir af ile salıveriliyor bu mahkum. Bu kişi şimdi California’da bir câmide imam ve güzel faaliyetlerine devam ediyor.” dedi.

Bunları bilen bir arkadaşımız, ‘Geçen sene siz onu ziyaret etmişsiniz. Size bir de konuşma yaptırmıştı,  camide…” deyince hatırladım ama onun bunları yaşadığını bilmiyordum…

Washington’dan bir arkadaşımız bunlardan enteresan birisinden bahsetti: “Karşıdan bakınca, sırtına attığı paltosu ve kabadayıvâri yürüşüyle siz onu tam bir mafya babası zannedersiniz… Etrafında da bir sürü mensubu var. Bir vesile ile tanıştık. Bana dedi ki: Benim üç devrem var. Bir dönemim var ki, çok acı ve çok bîçare… Babam terketmiş gitmiş… Annem ve kardeşlerim var. Evime ve onlara bakmam lâzım. Beş altı yaşlarında uyuşturucu satmaya başladım. Biraz büyüyünce kendime bir çete kurdum. Etrafıma topladıklarıma liderlik yapıyordum. Birisi hepimizin parasını alıp kaçtı… Buna çok ağır bir ders vermemiz lâzımdı. Silahlanıp topluca baskın yaptık… Sonra yakalandım. Uyuşturucu satmaktan, çete liderliğinden, adam öldürmeye teşebbüsten tutuklanıp hâkim karşısına çıktım. Kesin olarak idam edilirim diye düşünüyordum. Hâkim bana şöyle dikkatlice baktı: ‘Sende bir ışık görüyorum; bir ümidim  var…’ dedi ve sadece dört sene ağır hapis cezası verdi. Hapisanede bile zincire vuruldum. Ama bir gardiyan hep yanıma geliyor bana “Gel, çok güzel insanlar var.  Seni bunlarla tanıştırayım. Bizim gibi sen de Müslüman ol!..’ diyor. Ben de ‘Git başımdan, hem ben sizin dininize girsem size zararım dokunur. Görmüyor musun ben çok kötü bir insanım cezaevinde bile zincirlerle dolaşıyorum. Ben Müslümanlığa zarar veririm. Senin işin  mi yok… Git başımdan!’ diyorum. Ama hiç yakamı bırakmıyor… ‘Sen aslında, özünde iyi bir insansın, bir de Müslüman olsan, daha iyi, daha faydalı birisi olursun” diyerek peşimi bırakmıyor. Bu kadar ısrardan sonra ben de peşine takılıp gittim. Sözleri, halleri çok hoşuma gitti ve ben de bir müddet sonra Müslüman oldum… Başkalarının da hidayetine vesile oldum. Saygın, düzgün birisi olduğumu görünce daha dört senem dolmadan iki senede iyi hâlimden dolayı beni serbest bıraktılar. Müslüman olduktan sonra güzel plânlar yapmıştım. Çıkınca bütün çeteyi topladım. Müslüman olarak iyi bir dönüş yaptığımı söyledim. “Benim gibi Müslüman olmak isteyenler yine benimle kalsın, onlarla düzgün dürüst işler yapalım helâlinden kazanalım örnek insan olalım ve Allah’ın dinine hizmet edelim. İsteyen serbesttir; ayrılabilir. Size bir mecburiyet getirmiyorum. İslâmiyet gönül işidir.’ dedim. Çoğu benden ayrılmadı. Bazıları da ayrılıp gitti. Hep birlikte güzel bir yola girdik. Kısa zamanda yüze yakın insanın hidayetine Allah bizi vesile kıldı. Böylece birkaç şehir değiştirdim. Her gittiğim yerde böyle yüzlerce insana vesile olundu. Yani benim bir çocukluk, bir hapisane, bir de Müslümanlık dönemi var. İnşaallah hayatımı hep bu güzel çizgide geçirmek istiyorum.’ dedi.”

İnsanlar hakkında kesin konuşmamak gerekiyor. Efendimizin (S.A.S.) Ebu Cehil’in ayağına bile tekrar tekrar gidip tebliğe bulunmasının bir hikmeti var. İyi düşünüp ibret almamız lâzım: Bakara Suresinde “(Ey Muhammed) inkâra sapanları ister inzâr edip eğri yolun encamından haber vererek uyar, ister uyarma, onlar için farketmez.” (216)  âyeti üzerine İşârâtü’l-İ’câz tefsirinde Üstad Bediüzzaman Hazretleri şöyle bir nükteye dikkatleri çekiyor: “Sevâün aleyhim” buyrulmuş. Yani onlar için müsâvîdir fark etmez… Sevâün aleyke, denilmemiş. Çünkü senin için fark eder yâ Muhammed, sen yaptığın inzâr ve tebliğden dolayı, ecrini, sevâbını alacaksın, demektir.”

Onun için  her kapının tokmağını dövmek, her gönüle girmeye çalışmak lâzımdır…

Son olarak bir hatıramı da anlatayım: 1992’de Amerika’ya geldiğimde, hapisanede görevli İmam Bâkî ile tanışmıştım. O da aslında hapisanede Müslüman olmuş ve kendisini yetiştirip imam olmuş. Baldırlarında bıçaklanmadan dolayı derin yara izleri vardı. Cenab-ı Hak, hidayet nasip etmiş… Beraber bir Cuma günü cezaevine girdik. Mescid olarak ayrılan yer dolu idi. Bir hutbe okudu, tamamen karşılıklı bir sohbet havasında idi. Çünkü mahkumların çoğu yeni camiye geliyorlardı. Bir kısmı belki de Müslüman değildi, merakla gelmişlerdi. Önce garibime gitti ama onları ısındırmaya çalışıyordu. Yolda gelirken Kur’an dinliyor, tilavetini düzeltmeye çalışıyordu. Ben de yardımcı oluyordum. Onun için hutbe bitince, “Namazı siz kıldırın” diye bizi imamlığa geçirdi. Ama çok samimi şekilde her karşılaştığı mahkuma ve görevliye selam veriyor, hoş beş edip konuşmaya çalışıyordu.

Not: Bu yazıyı yazdıktan sonra ben bunları yazarken o sıralarda  vefat ettiğini öğrendim. Enteresan bir tevafuk oldu. Allah rahmet eylesin.

Yorum Yaz

Yorum yapılmamış

Henüz yorum yapılmamış!

Henüz hiçbir yorum yapılmamış. Ama bu habere ilk yorum yapan siz olabilirsiniz.

Yorum Yaz
Yorumları Gör

Yorum Yaz

E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır.
İşaretlenen alanların doldurulması gereklidir*