Ayşin Koca - Çocukluk Hikayelerimiz

Çocukluk zamanımızın kitaplarını hatırlarsınız, okuyabilmenin verdiği o hazla elimizden düşürmediğimiz klasikleri. Ömer Seyfettin’in hikayeleri, Kemalettin Tuğcu’nun çocuk zihni için ağır ama ders veren satırlarını…

Okumayı öğrendiğim yıl, benim için hayata dair bir dönüm noktası olmuştu. Okumak, artık görmeyen bir insanın gözlerine kavuşması gibi ya da ayakları kötürüm birinin yürümeye başlaması gibiydi benim için. Bir dünya vardı erişmek istediğim, başkalarının yardımı olmadan, kimseye muhtaç olmadan, merakımı kendi kendime giderdiğim büyük bir dünya. Okuyabilmek, o dünyanın ortasına otağını kurmak demekti.

Kitap, oyuncaktan değerliydi. Oyunu kendin kurmak zorundaydın ama kitap senin için bir alem kuruyordu. Sana düşen sadece kelimelerle inşa edilmiş o dünyanın içine girebilmek. Kahramanla kendini özdeşleştiriyordun, o ağlarsa hüzünleniyor, mutlu olursa seviniyordun.

Hikayelerin konusu, bugün için bakıldığında insana garip gelecek cinsten ağır hayat içeriği barındırıyordu. Mesela Tuğcu’nun Üvey Baba’sı, o dönem filmlere konu olmuş, Ayşeciğin yaşadıkları çocuk dünyası için kolay sindirilir şeyler değildi.

Okurken bugün kendi çocuklarıma aktarmakta zorluk yaşadığım o nasihat ve ibret alma duygusunu yaşadığımı hatırlıyorum. Kötü karakterler, çok kötü, iyi karakterler hep iyi ve naifti. İyi ve kötü arasında net bir çizgi vardı ve seni iyi olmaya mecbur edecek şekilde kurgulanan bir olaylar zinciri mevcuttu.

İyi insanlar acı çekse de, haklı olmanın verdiği bir iç sukuneti yaşıyor gibiydiler, zira iyi olmaktan bir an vazgeçmedikleri gibi, kötülük yapmaya yeltenmiyorlardı bile. Çoğu hikayede kötü karakter, iyinin sabrı ve azmiyle yola geliyordu. Pişman oluyordu. Af diliyordu. Kendini düzeltmek için çaba sarfediyordu. İyilik böyle dönüştürücü bir güçtü hayatın içinde. Belki bu kadar yoğun acı içeriğine rağmen, olaylar örgüsü bir çocuğun içine su serpecek,  onu insan olmaya, insan kalmaya ikna edecek ve en önemlisi, doğru-yanlış algısını çizmesini sağlayacak ve bunu ona dikte eden bir ebeveynle değil, başbaşa kaldığı renkli bir hayal dünyasıyla mümkün kılacak özel bir araç haline geliyordu hikayeler.

Belki o dönem şükretmek nedir bilmiyorduk, henüz kavram dünyamızda yerini bulmamış bir şeydi. Fakat bizi, resmedilen alemin içinde yaşanan o sıkıntılar, kendi dünyamızda yaşamadığımız için pozitif besliyordu. Anneme daha sıkı sarıldığımı hatırlıyorum, ya da kardeşime daha iyi davrandığımı… Ya da benzer sıkıntıların içindeysek, yalnız olmadığımızı düşündürtüyor ve rahatlatıyordu.

Örneğin Ömer Seyfettin’in Kaşağı’sını hatırlarsınız. Kardeşine kendi suçunu iftira atıp yalan söyleyen ve azapla kıvranan bir abinin hikayesi. Kendisine atılan iftiradan sonra, babası yalan söylediğini düşündüğü için bir daha Hasan’a yüz vermez ve ahıra girişi yasaklanır. Hasan, takip eden yıl bir hastalığa yakalanarak ölür ve ölmeden önce ondan helallik dileyip, özür dilemek isteyen abisi buna muvaffak olamaz.

Yazar hikayeyi burda bitirir. Son satırda bir boşluğa düşersiniz. O gece gidip helalleşseydi, Hasan ölmeseydi, baba bu kadar sert davranmasaydı, abi bir kere yanlış yaptı ama sonra uzatmadan yalan söylediğini söyleseydi diye binlerce cümle içinizden sağanak yağmur gibi kalbinize yağar. Hem yalan söyleyip, ömür boyu pişmanlığını yaşayan abi olursunuz, hem iftiraya uğrayan Hasan.

Ama işte bu sert vuruşu hiç unutmazsınız. Bilirsiniz ki, yalan ve iftira küçük muamelesi gösteremeyeceğin şiddette önemli ve  büyük bir hatadır ve bazen sonuçlarını öngöremeyeceğiniz zulümlere sebep olur.

Hasan ve abisi  hep aklımda. Ne kadar büyürsek büyüyelim, çocukluk hikayelerimiz kadarız aslında. Ne ekildiyse kalp ve fikir hanemize, onu biçiyoruz bugün.

Yorum Yaz

Yorum yapılmamış

Henüz yorum yapılmamış!

Henüz hiçbir yorum yapılmamış. Ama bu habere ilk yorum yapan siz olabilirsiniz.

Yorum Yaz
Yorumları Gör

Yorum Yaz

E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır.
İşaretlenen alanların doldurulması gereklidir*