34 Gün Böyle Başladı

Boğaz Köprüsü’nden geçerken, “İki kıt’a arasındayız şimdi” diyorum Anne’e. “Arka taraf Avrupa, karşımız Asya.” O sırada Elif Şafak’ın “A’raf”ı geliyor hatırıma tam da yarılamışken köprüyü. İki kıt’a arasındaki köprü iki dünya arasına gerilivermiş romanda. Ona bu ayrıntıdan bahsetmeden mavi Boğaz’ın manzarasına bırakıyoruz kendimizi. Ben hep özlediğim için dalıyorum gördüklerime; onun bakışlarında bildiğim, bana pek tanıdık gelen, bir ülkede “yabancı olmak” hissinden kaynaklanan bir tedirginlik. “Korkma” diyorum, “yanındayım.” Yarım bir tebessüm yayılıyor yüzüne. Yarım cümleler bile kurmaya gücü yok o an. Elimi tutuyor. Ben onu kurulmamış bütün cümlelerle anlıyorum. “Hem yabancısındır, hem yalnız aynı dili konuşamadığın insanlar arasında.” diyorum kendime. “En ufak bir çıtırtı hoplatır yüreğini, her kapı tıklatıldığında korkudan gizlenirsin evin en kuytusuna.”
İstanbul trafiğinde bir yavaşlıyor, bir hızlanıyoruz. Toledo’dan başlayan uzun bir yolculuğun ardından hâlâ yolculuğumuza devam ediyor olmamıza şaşırıyor. Ne zaman duracağımız, ne zaman ne yapacağımız bir büyük muamma onun için. Bu yüzden sürekli küçük açıklamalar yapıyorum turist rehberi gibi. Tek amacım onu biraz olsun rahatlatabilmek: “Şimdi İstanbul’dayız. İstanbul Türkiye’nin en kalabalık şehri. Burada birkaç gün benim arkadaşımda kalacağız. Yirmi dakika içinde orada oluruz.” Üst üste binmiş, ne rengi ne şekli birbirine uyan binalara bakıyor beni dinlerken. Ümraniye’de tırmandığımız yokuşlardan tedirgin oluyor, inişlerde kapı koluna tutunuyor, arabaların önüne atlayan insanları gördükçe gözleri ayrılıyor. Ama tek bir söz çıkmıyor ağzından. “Yabancı bir ülkede her şey sana yabancıdır.” diyorum kendime. “Her ayrıntı sessizliğe gömer seni, bir daha geri dönemeyecekmişsin gibi bıraktığın bildik yerlere.”

Dar bir sokakta, sokak boyunca birbirine yapışık ilerleyen yüksek apartmanlardan birinin önünde duruyoruz. “Geldik” diyorum. Valizlerimiz kadar biz de ağırız artık. Yolculuktan yorulmuş bedenlerimizi sürükler gibi taşıyoruz asansöre. Akşam olmak üzere ve biz zaman farkından dolayı şimdi saat kaç kestiremiyoruz. Telefonlarımızın saat ayarı bize çok uzak başka bir mekânda takılı kalmış. Bizi gören eşyalarımızı taşımaya yardım etmek için atılıveriyor. Tanımadığımız, daha önce görmediğimiz insanlar valizlerimizden anlıyorlar uzun bir yolculuk geçirdiğimizi de “Hoş geldiniz” diyorlar yanımızdan geçerken. Ben de kırk yıllık ahbapmışız gibi tebessümle karşılık veriyorum: “Hoş bulduk.” “Kim bu insanlar?” sorusu gözlerine asılı kalmış bana bakıyor Anne. Ona da gülümsüyorum şaşkınlığını anladığımı itiraf edercesine. “Gittiğin her yerde hep ‘neden geldin?’ sorusunu sordular sana.” diyorum kendime. “Küçük bir pencerenin ardından ürkerek seyretmek zorunda kaldın insanları.”

Balkonda oturup sokaktaki kalabalığı izliyor uzun süre, karışıklığını yolların. Sokaktan yükselen sesleri dinleyip Amerika’da öğrendiği Türkçe kelimeleri yakalamaya çalışıyor. Ola ki tanıdık gelirse bir kelime yüzü aydınlanıveriyor. “Anladım” diyor. Çocuk yüzüne düşen sevinci görünce onunla geçireceğim otuz-dört günü düşünüyorum. Hiçbir günü birbirine benzemeyecek bu otuz-dört günde en çok neyi seveceğini merak ediyorum belki de. Belki de en çok neye üzüleceğini, neye güleceğini. En çok neyi garipseyeceğini… Her biri farklı renge boyanmış tırnaklarına bakıyorum sonra, kısacık kesilmiş saçlarına, esmer tenine. Sonra, “Bir ülkede yabancı olmak nasıldır iyi bilirsin.” diyorum kendime. “Bu yüzden onun kendisini yabancı hissetmesine izin verme.”
 

Write a comment

No Comments

No Comments Yet!

Let me tell You a sad story ! There are no comments yet, but You can be first one to comment this article.

Write a comment

Only registered users can comment.