Amerika’nın Geleceği Masada: 7,7 Trilyon Dolarlık Vatandaşlık ve Eğitim Savaşı

Amerika’nın Geleceği Masada: 7,7 Trilyon Dolarlık Vatandaşlık ve Eğitim Savaşı

American Community Media (ACOM) tarafından geçtiğimiz günlerde düzenlenen ve yaklaşık bir saat süren kapsamlı panelde, hukukçular, ekonomistler ve teknoloji liderleri, ABD’nin demografik ve ekonomik geleceğine dair çok ciddi uyarılarda bulundu.

Uzmanlara göre Amerika’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana sahip olduğu küresel “fırsat tekelini” kaybetmek üzere. Eğer Amerika yetenekli insanların geleceklerini kurmak istedikleri ana yer olmaktan çıkarsa, Kanada, İngiltere ve Avustralya gibi ülkelerin bu yetenek mirasını devralmaya hazır beklediğine dikkat çekti.

Uzmanlar, hem doğumla gelen vatandaşlık hakkının kaldırılmasının yaratacağı sarsıntıları hem de eğitim sistemindeki güncel değişimleri masaya yatırarak, bu kararların Amerika’yı önümüzdeki yüzyılda nasıl şekillendireceğini tartıştılar. Panelin genelinde uzmanlar, doğumla gelen vatandaşlık hakkının sadece bir yasa değil, Amerika’nın kapsayıcı kimliğinin temeli olduğu görüşünde birleşti. Hukuk profesörü Dr. Hiroshi Motomura, 14. Ek Madde’nin tarihsel önemine değinerek, vatandaşlığın ebeveynden geçen bir miras yerine doğulan toprağa dayalı bir hak olarak tanımlanmasının, Amerikan toplumunun entegrasyonu için neden “gizli sos” görevi gördüğünü açıkladı.

Vatandaşlık Anlayışında Felsefi Dönüşüm 

Motomura, dünyadaki vatandaşlık sistemlerini ikiye ayırır: “Kan bağına dayalı” (jus sanguinis) ve “Toprağa dayalı” (jus soli). Profesöre göre ABD’yi diğer ülkelerden ayıran ve başarısının anahtarı olan unsur, vatandaşlığın bir “miras” olmamasıdır. Eğer vatandaşlık sadece ebeveynlerin statüsüne bağlanırsa, Amerika’nın “eşit fırsatlar ülkesi” olma iddiasının çökeceğini savunur. Bu durumun, toplumu “doğuştan hak sahibi olanlar” ve “hiçbir zaman ait olamayacaklar” şeklinde iki kalıcı sınıfa böleceği uyarısında bulunur.

Anayasal Hafıza ve 14. Ek Madde 

Motomura, 14. Ek Madde’nin neden yazıldığının unutulmaması gerektiğini hatırlatır. Bu maddenin, köleleştirilmiş siyahların vatandaşlığını reddeden 1857 tarihli “Dred Scott” davasındaki ırkçı ve dışlayıcı zihniyeti tamamen silmek için getirildiğini belirtir. Profesöre göre, bugün doğumla gelen vatandaşlık hakkını tartışmaya açmak, Amerika’yı iç savaş öncesindeki o “kast sistemine” geri döndürme riski taşımaktadır. Anayasanın “yargı yetkisine tabi olan herkes” ifadesinin, hiçbir istisna gözetmeksizin o toprakta doğan her çocuğu kapsadığını hukuki bir kesinlikle savunur.

Ekonomik açıdan tablo oldukça ciddi bir boyutta. Princeton Üniversitesi’nden Dr. Philip Connor ve Dr. Julia Gelatt, bu haktan yararlanan göçmen çocuklarının ABD ekonomisine yüzyıllık katkısının tam 7,7 trilyon dolar olduğunu vurguladı. Uzmanlara göre, eğer vatandaşlık hakkı kaldırılırsa sadece önümüzdeki 20 yılda 1 trilyon dolar gelir kaybı ve 400 bin nitelikli üniversite mezunu çalışanın kaybı yaşanacak. Ayrıca, bu yasağın 50 yıl içinde statüsüz nüfusu 5,4 milyon kişi artırarak toplumun içinde tamamen dışlanmış, devasa bir “alt sınıf” yaratacağı öngörülüyor.

Connor, vatandaşlık hakkının göçmen çocukları için bir “verimlilik katalizörü” olduğunu savunuyor. Verilerine göre, vatandaşlık statüsüne sahip olan göçmen çocuklarının üniversiteye gitme ve yüksek katma değerli işlerde çalışma oranı, vatandaşlık hakkı olmayan akranlarına göre çok daha yüksek. Bu hakkın kaldırılması, 400 bin potansiyel üniversite mezununun iş gücü piyasasına hiç girememesi anlamına geliyor.

KÜRESEL REKABET GÜCÜ AZALABİLİR

Connor’a göre Amerika’yı rakiplerinden (Çin, AB vb.) ayıran en büyük özellik, genç ve dinamik bir iş gücünü koruyabilmesidir. Doğumla gelen vatandaşlığın kaldırılması, “insani sermaye” akışını kesecek ve ABD’nin küresel ekonomideki liderliğini sürdürmesini sağlayan yenilikçi kapasitesini (inovasyon) zayıflatacaktır.

Dr. Gelatt ise vatandaşlığın kaldırılmasının kaçak göçü durdurmayacağını, sadece Amerika’da doğan çocukları “statüsüz” (liminal) bir alana hapsedeceğini savunuyor. Bu durumun 50 yıl içinde 5,4 milyon statüsüz birey yaratacağını öngören Gelatt, bu kişilerin ehliyet almaktan yasal işlerde çalışmaya kadar her alanda engellerle karşılaşacağını ve bunun toplumsal suç oranlarını artırabileceğini belirtiyor.

H1B VİZESİNE DİKKAT ÇEKİLDİ

Boundless Immigration CEO’su Xiao Wang, vize sistemindeki değişikliklerin Amerika’nın teknolojik ve sağlık altyapısına vurduğu darbeleri teknik detaylarla anlattı. Yeni H-1B vize sisteminde maaş seviyesi yükseldikçe kazanma şansının %20’lerden %80’lere çıktığı, bu durumun Silikon Vadisi için bir avantaj olsa da kırsal bölgelerdeki doktor açığını kronik bir krize dönüştürdüğü ifade edildi. H-1B başvurularına eklenen 100 bin dolarlık ücret bariyerinin, kırsal kliniklerin doktor alımlarını durdurmasına yol açtığı ve Amerika’da yetişip eğitim alan binlerce gencin 21 yaşına geldiklerinde “aging out” yani statü kaybı yaşayarak bir gecede yabancı konumuna düşmesinin insani bir dram yarattığı belirtildi.

Eğitim hakkı konusunda ise Dr. Julia Gelatt, 1982 tarihli Plyler v. Doe davasını hatırlatarak, çocukları eğitimden mahrum bırakmanın topluma maliyetinin, onları eğitmekten çok daha pahalı olacağını savundu. Tartışmalar, okullardaki dijital kısıtlamalar ve telefon yasaklarıyla da birleşerek, Amerikan gençliğinin odaklanma ve toplumsal entegrasyon süreçlerine odaklandı. New York ve Florida gibi bölgelerden gelen veriler, telefon yasaklarının sosyal etkileşimi ve akademik odağı artırdığını gösterse de, uzmanlar bu kısıtlamaların “dış dünyadan kopuş” değil, karşılıklı bir anlayış çerçevesinde uygulanması gerektiği konusunda hemfikir.

Panelin finalinde uzmanlar, Uzmanlar, Yüksek Mahkeme’nin Haziran 2026’ya kadar vereceği kararların, Amerika’nın “kapsayıcı bir göçmen ulusu” olarak mı kalacağını yoksa içine kapanıp küçülen bir yapıya mı bürüneceğini belirleyeceğini ifade etti.