Ah şu diplomasi camiamız

Türkiye’nin yaşadığı şu ara rejim döneminde en çok üzüldüğüm şeylerden biri ne biliyor musunuz? Zekâsına, irfanına, samimiyetine, vatanseverliğine ve profesyonelliğine hep saygı duyduğum Dışişleri bürokrasisinin içine düştüğü vahim durum.

Ülke uluslararası camiada irtifa kaybederken, milli çıkarlar siyasi hırslara kurban edilirken, devlette dünyayı en iyi okuyan, en kalifiye kesimlerden diplomasi camiasının içinin sızlamıyor olması mümkün değil. Eminim çoğu, son yıllarda AKP rejimi marifetiyle işlenen sayısız dış politika cinayetine gönülsüz tetikçilik yapmak zorunda kalmış olmaktan muzdariptir. Ancak maalesef bir kısmı da ruhunu siyasete ve şahsi ikbal hesaplarına öylesine kaptırmış ki, güç sahiplerine yaranayım derken, ülkenin yüksek çıkarlarını gözetmeyi ve vatandaşa saygıyı bir kenara itebiliyorlar. Ve korkarım bu sürecin sonunda en çok utananlar da onlar olacak.

Devletin omurgası bürokrasidir. Omurgasız, silik ya da yozlaşmış bürokrasilere sahip devlet bünyeleri zor dönemlerde ayakta duramaz. Bu bağlamda, 17-25 Aralık yolsuzluk skandalından sonraki kriz sürecinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde ciddi bir kemik erimesi yaşandığı söylenebilir. Koca devlet, seçilmişlik ve dokunulmazlık zırhına bürünerek hatalarının hukukî bedelinden kaçan siyasi iktidar sahiplerini aklama, muhaliflerini ezme mekanizmasına dönüştürüldü. Dışişleri camiası da, gönüllü ya da gönülsüz olarak, yapılanlara ses çıkarmıyor, parçası oluyor.

İSTİFA EDEN BABAYİĞİT YOK

İnkisarım şudur: Dış politika şahsileştirilirken, keyfileştirilirken, iktidara yakın çıkar gruplarına rant aracı olarak kullanılırken, hata üstüne hata yapılırken, ülkenin yüksek çıkarları zedelenirken ve demokrasinin altı oyulurken, alt ya da üst düzey tek bir diplomat dahi sesini yükselterek istifa etme onurunu sergileyemedi. Hatırlarsanız Amerika’da Bush yönetiminin Irak savaşını onaylamayan birkaç diplomat istifa etmişti. Hadi kariyerinin başlarındaki diplomatlardan vazgeçtik. Bari emekliliği yakın, yaşını ve makamını almış olanlardan tek bir babayiğit çıksaydı. Heyhat, ne gezer!

Aşırı partizanlaşan diplomatların kendine ve ülkesine ne büyük zararlar verebileceğine en çarpıcı örneklerden biri, Avrupa Birliği’yle ilişkilerden sorumlu Bakan Volkan Bozkır. Emekli büyükelçi Bozkır, bir zamanlar Avrupa’da saygı duyulan bir diplomattı. Şimdi ise sistematik hukuk ve insan hakları ihlalleriyle anılan bir hükümetin yüzü olarak yurtdışında sürekli zor anlar yaşıyor. Türkiye’de güya basın özgürlüğü sorunu olmadığını anlatmaya geldiği Washington’da muhalif gazetecileri davet etmeksizin basın toplantısı gerçekleştirerek kendini tekzip etmişti. Başka söze ne hacet?

Siyasi iktidar, kutuplaşma ateşini yurtdışında yaşayan vatandaşlarımız arasında da körükleme gayretinde. Devlet mekanizmasını sadist bir aygıta dönüştürerek cadı avlarını global boyuta taşıdılar. Ve maalesef bunları görmezden gelen ya da yangına körükle giden diplomatlar az değil. Türk diplomasisi, Hitler ve Nazi zulmünden kaçan Yahudilere kucak açmakla övünürdü. Şimdi ise yabancı ülkelerdeki misyonlarında vergi ödeyen vatandaşlarını dışlamakla, aşağılamakla, hatta yer yer kumpas kurmakla meşgul. Çok çirkin ve çok yazık.

ENGİZİSYONCU SEVİYESİNE DÜŞMEK

Her şey bir yana, bir kısım diplomatların Türkiye’nin adını ve kültürünü dünyanın 160’ı aşkın ülkesine taşıyan özel okullar aleyhine çalışması inanılır gibi değil. Düne kadar ‘devlet olarak yapamayacaklarımızı bunlar yapıyor, bravo’ denilen eğitimcilere ve gönüllülere şimdi terörist muamelesi yapmak reva mı? Kapı kapı dolaşıp Türkiye’nin yüzakı okulları kapattırmaya çalışanlar, kendini kitap yaktıran Engizisyoncular seviyesine düşürmüş olmuyor mu? Aleyhinde hiçbir suç delili olmayan vatandaşlarını şikayet eden diplomatlara ve temsil ettikleri hükümete hangi yabancı devlet itibar eder? Ankara’nın talimatlarını içleri kan ağlayarak mecburen uygulayanları biraz anlayabilirim. Ya Türkiye’nin çıkarlarına ve insan haklarına alenen aykırı o emirleri zevkle yerine getirenlere ne demeli?

Cadı avı mağduru bir gazeteci olarak diplomasi camiasıyla kendi tecrübemden de biraz bahsedeyim. Uzun süredir görev yaptığım Washington’da, şu olağanüstü dönem öncesine kadar, farklı görüş ve hayat tarzına sahip olanlar dahil tüm büyükelçi ve diplomatlarla karşılıklı saygı, sevgi ve profesyonellik esasına dayalı olarak çalıştım. Elçilik mensuplarını zor duruma düşürecek hiçbir mesleki prensipsizlik ve saygısızlık içine girmedim. 28 Şubat döneminde dahi ciddi bir ayrımcılığa tabi tutulmamışımdır. Hatta Askeri Ataşelik, bir zamanlar Genelkurmay’ın medya grubumuza uyguladığı akreditasyondan bana istisnalar yapmıştır. Ama bugün bir grup arkadaşımla birlikte Büyükelçilik’teki etkinliklere davet edilmiyorum. Halk adına haber alma hakkımı kullanamıyorum. Haksız mesleki rekabet mağduruyum.

SİCİL AMİRİ KORKUSU

Eskiden aramızdan su sızmayan diplomat arkadaşların çoğu, beni kazara gördüğünde adeta kaçacak delik arıyor. Zaten onlara zarar vermemek, adlarını şucuya bucuya çıkarmamak için ben de aramaktan kaçınıyorum. Gözlerinden vicdan azabıyla karışık bir korku okunuyor. Ne de olsa sicil amirleri Washington Büyükelçisi Serdar Kılıç, iktidar partisinin gözdelerinden. Elçiliğin bu dönemdeki kadar partizanlaştırıldığını, halkın muayyen kesimlerine kapılarını kapattığını ve Amerikalı muhatapları nezdinde de itibar kaybettiğini görmedim.

Diplomasi camiası, partizan siyasetin hiç bu kadar kulu ve kölesi haline getirilmemişti. Kendine has bir çizgisi ve klası vardı. Hükümetlerin en kötü imaja sahip olduğu dönemlerde dahi, yabancı muhataplarında olumlu izlenimler bırakır, devletin ve ülkenin itibarını kurtarırdı. Aynı şeyleri bugün söylemek zor. Türkiye’ye geçmiş olsun.

Write a comment

No Comments

No Comments Yet!

Let me tell You a sad story ! There are no comments yet, but You can be first one to comment this article.

Write a comment

Only registered users can comment.