Silivri veya sürgüne götürecek fikirler!

Nurettin Topçu (D. 7 Kasım 1909), Türk kültür ve fikir hayatının en önemli isimlerinden biridir. Felsefeciydi. Doktorasını Paris Sorbonne’da yaptı. Hiçbir devrin adamı olmadı, her zaman ve zeminde fikirlerini yüksek sesle dile getirmekten çekinmedi. 

İzmir’de çıkardığı 4 Mayıs 1939 tarihli Hareket dergisindeki bir yazısından dolayı soruşturma geçirdi. Liderin putlaştırılmasını eleştiriyordu. Tek parti iktidarının tepkisini çeken Topçu, bu yazıdan dolayı memuriyetten men edilmek istendi. Denizli’ye sürgün edildi. O yıllarda Said-i Nursi ile tanıştı. Mahkemelerini takip etti, duasını istedi.

Topçu’nun bazı fikirleri, ‘İslamcı’ bilinen çevreleri rahatsız ediyordu. Topçu’ya göre, İslam dünyasının içinde bulunduğu kötü durumun sebebi; ne siyasi ne iktisadi ne ilmi ne de fikriydi. Asıl sebep Kuran’ın özü olan ahlakın kaybedilmesiydi. 

İnsanların din adına cami önlerine dökülmelerinin ‘cihat’ sayıldığı bir dönemde, Topçu bu gösterilere karşı çıktı. 1969’da yazdığı ‘İsyan Ahlakı’ ve ‘kin ve din birleşmez’ başlıklı yazılarında; 

“Din kardeşlerinin birbirlerini öldürmesi İslam’da var mıdır? Allahın emirlerini böylesine pervasızca çiğnedikten sonra yine de kendilerinin Müslüman olduklarına inanmalarının sebebi sakallı, salavatlı ve hacı oldukları mıdır? Allah’ın emirlerine itaat ettirmek için cihad yapılırmış. Nerede ve hangi devirde yumruk ve balta ile kalpler kazanılmıştır?” diyordu.

Topçu, tarihe kanlı Pazar olarak geçen ve Bugün gazetesinin kışkırtmalarının sebep olduğu olaylardan sonra da kalemini tertipçilere doğrultmuştu:

“Onlar acaba kanlı günün akşamında rahatça uyuyabildiler mi? Yarınki İslamiyet’i bu mukaddes topraklarda katlettiklerini hiç düşünmediler mi? Gözyaşlarını içine olsun sızdıran olmadı mı? Acaba o kadar mı nasırlandı ruhlar?“

 1961’de bir yazısında; “Bu mukaddes cihadın siyaset cephesinde yapılacağını zannedenler yakın tarihimizde birkaç kere yanıldıklarını gördüler. Cihadımız fikir ve ruh cephesinde, ahlak ve iman cephesinde yapılacaktır:” diyordu. 

Devrin manevi şahsiyetlerinden Hasib ve Abdülaziz Efendilerle tanışan Topçu, Nakşî şeyhî Abdûlaziz Bekkine Efendi’ye intisab etti. Celâl Ökten’den de İslâmî ilimler yönünden faydalandı. İmam-Hatip okullarının kuruluşu sırasında Celâl Hoca ile mesaî arkadaşlığı yaptı. İmam hatip lisesinde dışardan verdiği derslerden para almadı. Nedenini soranlara; ‘Din hizmetleri para karşılı yapılamaz’ diyordu.

1970, Hareket Dergisi’nin eylül sayısında ‘Toplumda din adamının görevi’ başlıklı makalesinde Topçu,  din adamlarına mesuliyet yükleyen görevleri sayıyor. Anadolu’da Selçuklu Devleti’ni kuranlar ve Osmanlıların Hz. Peygamber’in (SAV) yolunda yürüdüklerini anlatıyor ve “Fatih’in yanında bir Akşemsettin, Yavuz’un yanında Zenbilli Ali Cemali vardı. Bu büyük din adamları, onları irşad ederek bulundukları kemal mertebesine ulaştırdılar.” diyor.

Topçu, Osmanlı Sarayı’nın ilme ve alime hürmetine örnek olarak meşhur ‘kaftan hadisesini gösteriyor: 

“Yavuz Mısır’ı aldıktan sonra bu ülkenin idaresini bir Kölemen’e teslim ederek İstanbul’a dönüyordu. Padişah’ın sağ yanında at süren kazasker ibn-i Kemal heyecan içindedir ve geride kalmıştır. Padişah ona dönerek yanına gelmesini işaret eder. Maalesef ibn-i Kemal’in atı, Padişah’ın yanına vardığı anda yerdeki iri çamur yığınına basarak çamuru padişahın üzerine sıçratır ve kaftanının baştan aşağı çamura bulaştırır. Bu hareket üzerine korkudan titremeye başlayan kazaskerin hayret bakışları önünde Padişah atından iner, kaftanını çıkarır ve kaftancıbaşıyı çağırarak ona teslim ederken şu sözleri söyler: “Alınız bunu, tabutuma örtünüz. Zira ulemanın atının ayağından sıçrayan çamur dahi bizim için bir şereftir.” 

Topçu cümleyi şöyle bağlıyor: “Nesiller için bir ilim müzesi olacak o kaftan hala onun tabutunu örtüyor. Lakin ibret alacak ziyaretçiler yok, onlar ölmüştür.”

Topçu,  “Bugün ne için din adamı gözden düşmüştür?” sorusuna ise şu çarpıcı cevabı veriyor: “Servet, ikbal ve tahakküm ihtirasları tam üç yüz seneden beri din adamı müessesesini, bu ilahi emanet yuvasını çürütmektedir. Dini kuvvete hörmet ve itibar, o günden beri sarsılmaktadır. Dini yaşayışın eseri olan ruh kuvveti de onlarla birlikte kayboldu. Zaaf, ahlaka sirayet etti. Üç asrın sonunda, nihayet bedbaht devrimizde din adamının görevi diye bırakılan miras pek açıklı bir şeydir: Teganni ve ticaret, cehaletle taassup ve bir de medeni hayat önünde kabullenilen aşağılık duygusu.”

 Peki ne yapmak lazım?

“Her şeyden önce din adamları cemiyet hayatının her köşesine nüfuz etmeli, hayatın her sahnesinde vazife almalıdırlar, öyle ki mihrapla minberdeki vazifeler en sonuncu görevleri olsun. Dilencilik, büyücülük ve particilik gibi zilletleri ve reziletleri sizler yok edeceksiniz. Dernekler açacaksınız, her yerde hemcinsinize yardım elini uzatacaksınız. Her içtimai ve insani vasıtaya el koyacaksınız: Kitaba, gazeteye, şiire, romana, sahneye ve sanata. Her varlığın haline hörmet edeceksiniz ve her varlığın kendi diliyle konuşacaksınız. Şerire, şakiye ve komüniste bile hakaret etmeyeceksiniz. Rahmet diliyle kalpleri fethedeceksiniz. Şiddete düşman, rahmetle şefkate hayran olmasını bileceksiniz.”

Şu sözler de onun: 

“Hür olduğum için senin istediklerini yapmaktan acizim; yıkamam, iftira edemem, yalan söyleyemem, zulmedemem. İşte bende ki bu muhteşem aczin ilâhi adı hürriyettir.” 

Büyük entellektüel, 10 Temmuz 1975 tarihinde vefat etti.. Bugün yaşasa bu düşüncelerinden dolayı ya Silivri’de ya da sürgünde olurdu! 

Yorum Yaz

Yorum yapılmamış

Henüz yorum yapılmamış!

Henüz hiçbir yorum yapılmamış. Ama bu habere ilk yorum yapan siz olabilirsiniz.

Yorum Yaz
Yorumları Gör

Yorum Yaz

E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır.
İşaretlenen alanların doldurulması gereklidir*