Bekir Berk, Bediüzzaman’ı nasıl savundu?

Yıl 1964. 27 Mayıs kanlı darbesinin üzerinden sadece 4 yıl geçmiş. Yassıada’da başbakan ve iki bakanı idam eden heyet ödüllendirilmiş, önemli makamlara getirilmişler.

İşte o günlerde Yargıtay’da Nur talebeleri ile ilgili bir temyiz duruşması vardır. Avukatlar dışında kimsenin alınmadığı salonda Yassıada Mahkemesi’nin başsavcısı Ömer Altay Egesel mahkeme savcısıdır. Davanın avukatı, 40 dakika savunma yapar. Elindeki belgeleri sunar ve bunların zapta geçirilmesini ister. Bu talep Egesel’i kızdırır. İki eliyle masayı tutup yüksek sesle, “Neye güveniyorsun!” diye çıkışır. Avukat, duruşunu bozmadan çantasını alır ve içinden yanında sürekli taşıdığı kefenini çıkarıp masanın ortasına fırlatır ve: “İşte buna güveniyorum!” der. Bu cesur avukatın ismi Bekir Berk’tir.

Berk’in Risale i Nur talebelerinin avukatlığını üstlenmesi de ilginçtir. 1958’de Demokrat Parti iktidarının artık son dönemleridir. Ankara’da bazı Nur talebeleri gözaltına alınır. Suçları, bir bildiri hazırlayıp, bastırıp dağıtmaktır! Berk, Nur talebelerinin savunmalarını milletvekili Dr. Tahsin Tola’nın teklifi ile üstlenir. Ankara hapishanesinde Zübeyir Gündüzalp, Tahiri Mutlu ve diğer Nur talebeleri ile görüşür. Mahkemede neler yapacaklarını, nasıl ifade vermeleri gerektiğini anlatıp sorar; “Benim dediklerimi yaparsanız sizi bu hapisten kurtarırım. Ben sizi mi kurtarmaya çalışayım yoksa davanızı mı savunayım?” Aldığı cevap onu bütün davaların avukatı yapmaya yetecektir: “Bekir Bey, biz önemli değiliz, sen davamızı mahkûmiyetten kurtar o yeter! Davamızın beraat etmesi uğruna biz hapiste kalmaya razıyız.”

Nitekim, avukat Bekir Berk’in savunduğu Ankara davasındaki Nur talebelerinin hepsi beraat eder. Daha sonra Bediüzzaman, Berk’e hem Ankara’da hem de İstanbul’da vekaletname verir.

1926 yılında Ordu’da doğan Berk, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1951 Şubat ayında mezun olur. Avukatlık stajını İstanbul’da tamamladıktan sonra İstanbul Barosu’na kaydolur. Avukat Bekir Berk, Milliyetçiler Birliği ve Türk Kültür Ocağı başkanlıkları yapmış, Komünizme Karşı Mücadele Dergisi’ni çıkarmış idealist bir gençtir. Avukat Berk, zor dönemlerde hakikat ve adaletin dili olur. Hiç yorulmadan, usanmadan, gece-gündüz demeden bir mahkemeden, diğer mahkemeye koşarak Risale-i Nur’u mahkum etmek isteyenlere karşı hukuk savaşına girişir.

Risale-i Nurlar dünyada en çok toplatılan kitaplar, Bediüzzaman Said Nursi de hakkında en çok dava açılan alimlerden biridir. Said Nursi’nin hayatta iken vekalet verdiği tek avukat Bekir Berk, 1958 yılından 1973 yılına kadar 15 sene Anadolu’daki bütün davalarda Nur talebelerinin avukatlığını yapar. 1500’e yakın davanın beraatla sonuçlanmasına vesile olur.

Baskılara, tehditlere boyun eğmez. Sonunda kendisini sanık sandalyesinde bulur. 12 Mart 1971 muhtırasından sonra Balıkesir’de cemaatla sabah namazı kılarken “ayin yapıyorlar” iddiasıyla gözatına alınır. İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı Askerî Mahkemesi’nde Fethullah Gülen ile birlikte yargılanır. Cezaevinden çıktıktan sonra avukatlığı bırakır, 1974 yılında gittiği Cidde’de radyo programcısı ve spiker olarak çalışır. 14 Haziran 1992’de İstanbul’da tedavi gördüğü hastahanede hayatını kaybeder.

Avukat Berk’in Risale-i Nur talebelerinin avukatlığını üstlendiği ilk dava 1958 Ankara davasıdır. Nazilli’deki Nur talebelerine bir kumpas kurulmuş, Bediüzzaman’a, “Yeniden tarikat kuruyor, yardım paraları ile geçiniyor, Peygamberlik sevdasında, İslam devleti kuracak” iddiaları ile hücumlar başlamıştır. Nur talebeleri bütün bu iftiralara cevap olacak bir bildiri hazırlayarak Ankara’da dağıtırlar. Ancak bu sefer bildiride isimleri bulunan Tahiri Mutlu, Zübeyr Gündüzalp, Bayram Ceylan, Mustafa Çalışkan, Mustafa Sungur ile birlikte 10 kişi tevkif edilip Ankara Cezaevi’ne gönderilir. 65 gün cezaevinde kalan Nur talebeleri daha sonra tahliye edilir. Berk’in Ankara davasındaki savunmasından bir kısmı şöyledir:

“Müvekkillerimiz, vicdan ve toplanma hürriyetinin korunması hakkındaki kanuna muhalefet ettikleri iddiasıyla, yüksek mahkemenize sevk edilmiş bulunmaktadırlar. Bu dava, bidayeten iddia edildiği gibi dinin istismarı dâvası değildir. Ve aynı zamanda bu dâva, karşınızda maznun sandalyesinde oturan bu 10 kişinin davası da değildir. Haddi zatında onların şahsında, bir iman boğulmak istenmekte, bir kitaba karşı savaş açılmış bulunmaktadır. Bu savaş, iki zihniyetin mücadelesi, bu şahıslar onun vesilesi, bu salon da o muharebenin meydanıdır. Ve bu savaşın silâhı kılıç değil, kalemdir. Hedefi beden değil, vicdandır.

Muhterem hâkimler! Bugün dünya iki kampa ayrılmıştır, iki cephe halinde saf bağlamıştır: İmansızlar ile Allah’a bağlananlar; kitapsızlarla kitaplılar; maddenin esirleriyle ruhun aşıkları; şeytanın uşaklarıyla hakkın müdafileri; zulmün emirberleriyle adaletin talipleri karşı karşıyadır.

Bediüzzaman bu vatanın en sadık evlatlarından biridir. Bediüzzaman tarikat değil imanı kurtarmak davasına bayrak açan bir şahsiyettir. İddia makamının maznunun aleyhinde olduğu kadar lehindeki delilleri de toplaması ve buna göre mütalaasını açıklaması icap eder. Savcı bu lazımeye riayet etmediği gibi onlara karşı kinle müteharrik olduğu kanaatini telkin eden bir ifade kullandığını da esefle müşahade etmiş bulunuyoruz. Şu ifadeye bakınız; Sözde aleyhteki neşriyatı karşılamak bahanesi altında. Sözde aleyhteki neşriyat ne demektir? Demek sayın savcı, Bediüzzaman’ın şahsiyeti, eserleri ve ona saygı

gösterenlere karşı kiralık kalemlerce girişilen, vicdan sahiplerini iğrendiren ve ürperten, kanunları hiçe sayan aleyhteki kindar, iftira-tezvir-küfür kampanyasını haklı buluyorlar öyle mi?

Sayın savcı bizi itham ederken, “Said Nursi’nin hizmetinde bulunmaktan ve neşriyatını yapmaktan iftihar duyan ve bu hissin tesiri altında kalan maznunlar açıkça bir övmeye girişmişlerdir.” diyor. Sövmenin suç olduğunu biliyorduk. (Tabii bize sövenler müstesna) Övmenin ne zaman suçlar listesine konduğunu bilmek isterdik. Bir insanı sevmek ya da sevmemek suç olur mu? Sevdiğimize hizmet etmekten bizi kim alı koyabilir? Bizi dinleyenler sizlere hitap ediyorum: Ellerinizi vicdanınıza koyunuz ve halimizi düşününüz: Engizisyon devrine mi geri döndük, bu ne irticadır?

Yukarıda arz ettiğim esbaba binaen, yüksek mahkemtenizden, imânın, ahlâkın, ilmin ve faziletin hizmetinde ve emrinde olan maznunları beraat ettirmenizi, şu ana kadar vermiş olduğunuz örneğe uygun hareketle Alman köylüsüne, Prusya Kralı Frederik’in karşısına dikilerek “Berlin’de hâkimler var.” dedirten hâkimlere bizi gıpta ettirmemenizi, meslek olarak hakimliği seçtiği takdirde oğluma, sizleri örnek göstermek imkanını bana bahşetmenizi ve nihayet “Adalet mülkün temelidir.” hakikatinin ışığı altında, mülkün temeline kuvvet verici olduğunuzu bir kere daha isbat etmenizi bilvekâle arz ve talep ederim. 9. 9. 1958”

Savunma haklarının dahi kısıtlandığı bir dönemden geçiyoruz. Bekir Berklerin elletinde  kelepçeler var. Engizisyon devrine döndük… Bir iman boğulmak isteniyor…

Yorum Yaz

Yorum yapılmamış

Henüz yorum yapılmamış!

Henüz hiçbir yorum yapılmamış. Ama bu habere ilk yorum yapan siz olabilirsiniz.

Yorum Yaz
Yorumları Gör

Yorum Yaz

E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır.
İşaretlenen alanların doldurulması gereklidir*