Otantik mi? Pragmatist mi?

Amerika ve Avrupa gibi ülkelerde, bu sürecin büyük mağduriyet ve mazlumiyetlere sebep  olan müthiş  olaylarının verdiği büyük bir merak duygusu ile Hizmet’i ve Hizmet’in faaliyetlerini anlama arzusu doğdu…

Arkadaşlarımızı  üniversitelere hatta kiliselere davet ederek insanlar  gerçekleri öğrenmek, meraklarını gidermek istiyorlar. Üstad Hazretlerinin dediği gibi MERAK  İLMİN  HOCASIDIR. Bu merak duygusuna bir de insanların uğradıkları gadir ve zulümler eklenince mesele daha da orijinal hâle geliyor. Esas, lütuf bu olduğunu zannediyorum. Yani bazılarının zannettiği insanların  kanları ve canları üzerine doğan fırsatlardan çıkar sağlamak değil, bizzat birer mazlum ve mağdur olarak yaşadıklarını anlatmak… Hizmetin lehine gelişen bu durumu farketmiş ki, Ruşen Çakır, Ömer Taşpınar ile yaptığı söyleyişi de, canhıraş halde, hizmetin yok edilmesi için bu ortamın yok edilmesi için çare arayışı içinde gibi görünüyordu. Yani birilerine böyle yapmayın yoksa Hizmet böyle giderse daha da çok gelişip güçlenecek demeye getiriyordu.

Bana gönderilen notlara göre, Dr. Hasan  Bey, çok önemli bir gruba  bir kursta Diyalog faaliyetlerinde Kur’an ve Sünnete göre meselenin temellerinin hangi esaslara  dayandığını anlatmış; yani İslamda diyaloğun temelleri otantik (dürüst, açık, samimi)  mi, yoksa pragmatist (faydacılık) mi, sorusuna cevap vermiş…

Bu meseleyi kendi ifadeleriyle aktarmaya çalışalım:

“Kursa beş emekli Râhip, iki Musevî (Haham ve eşi), birkaç tane de akademisyen teolog katıldı… Biz İSLÂM kelimesinin semantik kökenlerini Harward Üniversitesinin hocalarından Prof. Dr. Jane I Smith’in yaptığı araştırma üzerinden anlatıp; (küçük harfli)  İslâmiyetin Hz. Adem Aleyhisselam ile başladığını, (büyük harfli)  İslamiyetin   Hz. peygamber   Muhammed   Aleyhisselamın   getirdiği din olduğunu söyledik. (Çünkü Kur’an’da: Allah katında din, İslâmdır.’ Âl-i İmran, 3/19, buyuruluyor.)  Ama bu gün İslam dünyasında dışa vurup yaşanan ve anlaşılan haliyle ümmet-i Muhammedin daraltılmış hâli olarak  İslamiyeti  (büyük harfli)  arz edip; insanların hal ve davranışlarında evrensel değerler halinde, adâlet anlayışlarında yansıyan şeklinin de  islamiyet (küçük harfli)  olduğunu söyledik.

“Karl Reihner’deki isimsiz Hıristiyanlar yaklaşımına benzer Üstad Bediüzzaman’ın da, gayr-i müslim mümin ve gayr-i mümin müslim vurgusunu anlattık. (Üstad Hazretleri Dokuzuncu  Mektup’ta diyor ki: Eskide bazı dinsizleri gördüm; Kur’an’ın hükümlerine şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. Demek o dinsiz, bir cihette hakkın iltizamı kabullenmesiyle İslâmiyete mazhardı; ‘dinsiz bir Müslüman’ denilirdi.  Sonra bazı müminleri gördüm ki, Kur’anî hükümlere tarafgirlik göstermiyorlar, iltizam etmiyorlar; ‘gayr-i müslim bir mümin’ tâbirine  mazhar oluyorlar.)

“Kur’an-ı Kerim, Hz. İbrahim, Hz. Yakup, Hz. Yusuf, Hz. Musa ve Hz. İsa (Aleyhisselam)’ların bu mânada Müslüman olarak zikredildiğini söyledik. (Çünkü bazı oryantalistler, o peygamberler zamanında İslâm Dini henüz gelmemişti, onlara nasıl İslamiyet ve Müslümanlık izafe edilebilir, diye itiraz ediyorlar. İşin aslı budur.  İslam, en başta Allah’a teslim olma; Müslüman da Allah’a teslim olan demektir. Onların hepsi de Allah’a  teslim olmuş zatlardır.  İşte bu mânadan dolayı Arapça bu inceliği bilen bazı Süryaniler, ‘Bize, gayr-i Müslim, demeyiniz; biz de Allah’a teslim olanlarız yani bu mânada Müslümanız’ diyorlar.)

“Netice itibariyle, Müslümanlığın anadan babadan geçme veya Müslüman memleketlerde doğmaya bağlı otomatik bir doğum hakkı, ırk gibi bir şey olmadığını arz edip, Müslümanlığın sorgu ve irade ortaya konarak kazanılacağını ve bazı benzer meseleleri ifade ettik. Bunun üzerine Rahiplerden birisi; ‘O zaman, bu mânada ben de, çok rahat söyleyebilirim ki, küçük harfli müslümanım.’ dedi.

“Bir de biz, İslamiyetin barış dini olduğunu hem mânası hem de ruhu itibariyle bu barışı temin ve tesis için gelmiş bir din olmasına rağmen, çeşitli istihbarat kurumlarının verdiği rakamlara göre  sayıları, 20 bin ile 200 bin arasında değişen hem de çoğu Müslüman olmayan radikallerce korsanlandığını,  bunların 1,5 milyardan fazla olan  Müslümanları temsil etmeyeceğini, Müslümanın terörist ve teröristin de Müslüman olamayacağını vurguladık…”

Nisa Suresi’nin 128. Âyeti’nde “Sulh, mutlaka hayırdır, hayırlıdır” buyuruluyor. Kur’an’da “Harp, mutlaka hayırdır, hayırlıdır” diye bir âyet yok… Demek ki, İslamiyette esas olan sulhtur, barıştır. İşte bu ve benzeri gerçekler dile getirilince, bu kursta meydana gelenleri Dr. Hasan Bey şöyle anlatıyor: “Biz bunları arz edince, Musevî hanımefendi, ‘Madem aynı gerçekleri görüşüyor ve konuşuyoruz, öyleyse yapılan zulümlere ve algı yönlendirmelerine karşı neden beraber tepki gösteremiyoruz, ben merak ediyorum!’ dedi. Bir İngiliz Râhip ise, ‘Bunları, kendi topluluklarımıza anlatmalıyız. Siz de niçin bunları 7 gün 24 saat televizyonlarda seslendirmiyorsunuz?’ dedi. Biz de kısık bir sesle iyi haberlerin manşet olmadığını söyleyince hafifçe gülümsedi ve ‘Bizler, sizlerin bizim toplumumuzdaki sesiniz olmamız gerekiyor.’ dedi.”

Gerçekten, merakla toplumların uyanan vicdanları artık hâlimi hatırımızı sorup, bizi anlamaya çalışıyorlar…

Yorum Yaz

Yorum yapılmamış

Henüz yorum yapılmamış!

Henüz hiçbir yorum yapılmamış. Ama bu habere ilk yorum yapan siz olabilirsiniz.

Yorum Yaz
Yorumları Gör

Yorum Yaz

E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır.
İşaretlenen alanların doldurulması gereklidir*