“Korkmayınız!.. Selahaddin korkma!..”

Risale-i Nur’un İnebolu Kahramanlarından Ahmed Nazif Çelebi’nin yiğit oğlu Selahaddin Çelebi, Üstad Bediüzzaman Hazretleriyle ilgili hatıralarını anlatırken, bizler için ibret olacak şu bilgileri veriyor:

“Ankara’da beni gözaltına aldılar. Bu sırada Komiser Naci Bey telaşla geldi. Bağırarak ‘Sürpriz! Bediüzzaman Hocaefendiyi Kastamonu’dan getirmişler. Geceyi Çankırıkapı’da bir otelde geçirmiş. Otelde müstahdem yerine polisler geçmiş. Hizmetine de garson kıyafetinde bir komiser vermişler!’ dedi.

“Bir müddet sonra Birinci Şube Müdürü’nün odasına beni çağırdılar. İçeri girdim. Üstad oturuyordu. Derhal elini öptüm. Çok hararetli olan elini bırakamadım. Şiddetli hasta ve yorgundu. Buna rağmen Müdüre hitaben: ‘Bunlar, bu vatanın fedakâr, imanlı evlatlarıdır. Bunlar emniyet ve âsâyişi ihlâl etmez. Bilâkis muhafaza ederler.’ dedi. Bana dönerek ‘KORKMAYINIZ!’  dedi.

“Üstad’ı tekrar otele götürdüler. Ertesi sabah beni iki polis refakatinde valilik binasına götürürken, ileride kalabalık bir grupla Üstad’ı da oraya götürüyorlardı. 50 metre geriden, biz de onları takip ediyorduk. Daha sonra alt kata inerken, orada evraklar tanzim edildi. Üstad’ın yanında dört-beş jandarma ve birkaç polis vardı. Hükümet binasının çıkış kapısında durdular. Üstad’ın kıyafeti her zaman olduğu gibi millî ve yerli kıyafetti. Sağ omuzunda muhafaza torbası içinde bir KUR’AN-I  KERİM, sol omuzunda rule yapılmış bir NAMAZ   SECCADESİ, ona bağlı bir İBRİK… Tarih kitaplarında görülen AKINCI  YİĞİTLERİN  MUHARİB  KIYAFETİNİ  İsmet İnönü devrinde Ankara’da canlandıran bir tablo gibi duruyordu… Bu esnada Üstad, ellerini kaldırarak: ‘SELAHADDİN  KORKMA!. SELAHADDİN  KORKMA!..’ diyerek bağırıyordu. Üstad’ın o mesafeden o kalabalık halkın arasından beni görmesi imkansızdı. Üstad’ı 70 yaşındaki hasta halinde, o mübarek Ramazan ayının çok sıcak gününde istasyona kadar yaya olarak götürdüler…

“Öğleden sonra, Vali Nevzat Tandoğan’ın belediyede bizi beklediğini bildirdiler. Hemen belediyeye götürüldük. İçeri girerken merdivende genç bir hanımla karşılaştık. ‘Siz de mi polissiniz?’ diye sordum. Hanım, ‘Hayır ben felsefe hocasıyım. Bediüzzaman’a bayram tebriği yazmıştım’ dedi. Arkamızdaki polisler, ‘Konuşmayın!’ diye bizi ikaz ettiler.

“Belediye Başkan odasına evvela felsefe hocasını çağırdılar. 20 dakika sonra çıktı. ‘Beni serbest bıraktılar. Allah yardımcın olsun’ dedi ve gitti.

“Kapıda, Birinci Şube Müdürü bekliyordu. Emniyet Umum Müdürü Şinasi Bey Kapıyı açtı. Bana ‘Gel!’ diye seslendi. İçeri girdiğimde Vali Nevzat Tandoğan koltukta oturuyordu. On dakika kadar beni tepeden tırnağa süzdü. ‘Şinasi, elektirikleri söndür!’ dedi. Bir dakika sonra, tekrar, ‘Aç!’ dedi. Başını iki tarafa sallayarak, gözlüğünü çıkardı, tek camıyla baktı, ayağa kalktı: ‘Yanıma gel’ dedi. Omuzumdan tuttu,  ‘Nasıl olur, sen Cumhuriyet çocuğusun, böyle kimsenin peşine takılırsın? Bunun gayelerini bilmez misin?’ dedi. Ben de cevaben Vali Beye şunları söyledim: ‘1936 senesinden beri Kastamonu’da ziyaretine giderim. Eserlerinden okudum ve neşrine çalıştım. Bu eserler imanî ve İslâmidir. Siyasî ve menfi milliyetçilik yoktur. Milletimizin ve devletimizin aleyhinde en ufak bir kelime görseydim ve kendisinden menfi bir düşünceyi hissetseydim, ihbar eder ve herkesten önce ben düşman kesilirdim. Tamamiyle yanlış bir kanaate sahipsiniz. Eserleri imanîdir. Kur’an-ı Azimüşşanın bazı âyetlerinin tefsirinden ibarettir. Kastamonu’da herkes ziyaret ediyor. Polis karakolunun karşısında bir evde oturuyor. Polisler her gün giren çıkanı görüyorlar.’ Bunun üzerine ‘Kim Kastamonu Valisi?’ dedi. ‘Mithat Altıok’ dedim. ‘Şinasi, ne hayvanlar var’ dedi. Tekrar  bana hitaben: ‘Madem ki, eserleri imanidir, diyorsun, mahkemeye verileceksiniz, orada tetkiki yapılır, orada söylersin’ dedi ve kapıda bekleyen Birinci Şube Müdürü’ne mahkemeye sevk edilmemi söyledi.”

Oradan İnebolu’ya sevk edilen Selahaddin Çelebi’yi Said ismindeki savcı Üstad’dan ve Risalelerden soğutmak için iki gün, iki gece uğraştı. “Beden ruhsuz, ayakta durur mu? Ekmeksiz ve susuz yaşanır mı?” deyince Savcı “Peki cezaevinde ekmek ve su ile bedenini yaşat” diyerek hapse gönderdi. Selahaddin Ağabey diyor ki: “İnebolu Cezaevinin alt katındaki koğuşa atıldık. Orada Ramazan-ı Şerifin sevinci ile, o mübarek günlerin kıymetinden istifadeye çalışıyorduk. İhlas ile ibadet yapılıyordu. On bir kişi aramızda Kur’an cüzleri taksim ederek, günde bir hatim indiriyorduk.”

Derin inanç, ihlaslı dava ruhu ile hapisaneler gülistana ve Yusuf Aleyhisselamın Medresesine dönüyordu… Her zaman olduğu gibi!..

Yorum Yaz

Yorum yapılmamış

Henüz yorum yapılmamış!

Henüz hiçbir yorum yapılmamış. Ama bu habere ilk yorum yapan siz olabilirsiniz.

Yorum Yaz
Yorumları Gör

Yorum Yaz

E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır.
İşaretlenen alanların doldurulması gereklidir*

FACEBOOK