Elektrik ne işe yarar?

Avustralya’nın Melbourne şehrinde 15-16 Temmuz 2009 günlerinde Fethullah Gülen Hocaefendi ile ilgili konferans tertip edilmişti.

Benim de bir konuşma yapmam istendiği için katıldım. Bir yandan, Avustralya yerlileri adına bizlere hoş geldin diyen Aborjin temsilcisi hanımefendiyi, salonunda program yaptığımız üniversitenin Rektör Yardımcısını, takdim konuşması yapan emekli Vali Sir James Gobbo’yu ve Kültürler arası  Komisyon Başkanı Yunan asıllı Mr. George Lekakis’i dinlerken bir yandan da 1966’lı yıllarından bu yana yaşadıklarımıza ait hayalen bir gezinti yapıyordum ve şöyle düşünüyordum. Demek ki, hep yepyeni doğuşlara şahit oluyordum ama bunların ne manaya geldiğini tam idrak etmiyordum.

Hani elektriğin keşfinden sonra bir sergi yapılarak mesele halka tanıtılmak istenilmiş. Sergiye gelenlerden birisi, keşfi yapan profesöre “Elektrik ne işe yarar?” diye sormuş. O da soruya soru ile cevap vererek “Yeni doğmuş çocuk ne işe yarar?” diye sormuş… Bir düğmeye basmakla şehirleri hatta cihanı aydınlatacak bir ışığın aslında ilk doğumunda ne müthiş bir şey olacağını bir bakışta hemen anlamak elbette mümkün olmuyor…

Evet, gelişmeler karşısında bazen şoklar  yaşıyordum… Ama bunlar aslında dikkat ettiğim Kitap’ta Sünnet’te olan şeylerdi… Bunlar Fıkıh kitaplarımızda yazılı idi. Ama bir şeyin kitaplarda yazılı olması yetmiyordu;  hayata geçirilmesi gerekiyordu. Biz Peygamber Efendimizin (S.A.S.) haftada iki defa sünnet olarak oruç tuttuğunu bizimde bu güzelliği ihya etmemiz gerektiğini biliyorduk. Ama önümüzde bir örnek göremiyorduk. Teheccüd namazı da öyle… Ne zaman ki 1966 yılında yazın İzmir sıcağında bile Pazartesi Perşembe oruçlarını ve her gece teheccüdünü terk etmeyen birisine rastladık, bizi sahurlara  ve geceyi ihyaya uyarmasını, eline liste vererek istedik. Elbette o uzun günlerde oruç tutmak zahmetliydi ve geceleri uykuyu bölüp sabah namazından önce Cenab-ı Hakka yönelmek ve nefse direnmek kolay bir iş değildi ama o ruhi hazzı tadmak bambaşka bir şeydi; fark edilmemiş manevi bir zevkti…

Barındığımız yurtta, okulumuzun resmi derslerinin dışında özel dersler alıyorduk. Bu dersleri verenler sahalarında yetkin üstadlardı. Her ders için hakları olan ücretleri alıyor yemek saatlerinde de bizimle yemeklerini yiyorlardı. Akşam yurtta nöbete kalan da hak ettiği ücreti alıyordu. Bunlar çok normaldi. Ama vaizlikten aldığı ücretin çoğunu harçlığı olmayan öğrencilere ayıran, bazen on saat derse girmesine ve her gece nöbetçi olmasına rağmen karşılığında hiçbir ücret almamakla beraber, yediği yemeklerin ücretini, hatta kullandığı suyun elektriğin bile hesabını yapıp karşılığını hassasiyetle ödeyen birisini görmek hepimizi doğrusu çok şaşırtıyordu. Fedakârlık çok güzel bir şeydi. Sözü bile güzeldi ama ona yaşanırken şahit olmak içimizde bambaşka duyguların yeşermesine vesile oluyordu.

Vaazında duyduğumuz “Kur’an’ın  canlı tefsirleri sahabeler” sözü bize ne kadar enteresan geliyorsa, siyer felsefesine göre sahabenin hemen peşinde ve izinde cihanın yükünü sırtlanmak gayreti o kadar mühim, hoş ve apayrı bir âleme adım atmak gibi cazip geliyordu. Yaşadığımız her olay bir doğumdu ve hep zincirleme devam ediyordu. Onun için artık matlık, partallık ve bıkkınlık söz konusu değildi. Aynen Yunus’umuzun dediği gibi: “Biz her gün yeniden doğuyor” olmanın lezzetini yaşıyorduk. Çünkü her yeni, leziz idi..

Arkadan insan eksenli bir eğitim hamlesi başladı. Alışılmışın dışındaydı. Dışarıdan ilk gelip gören hayran oluyordu. Sevap ve hayır anlayışı, dar mânâların duvarlarını yıkmıştı. Bu anlayış bütün ülkeyi kaplamıştı. Az sonra cihana yayılma istidadı gösterdi.

Zuhur diye bir bültenle başlayan yayın hayatı dergileri, gazeteleri, tv kanalları ve radyoları doğurdu…

Ülke içi diyalog gayretleri dünyanın her tarafından, her ırktan, her renkten her inanç ve kültürden insan toplulukları ile çok yaygın bir hale geldi.

Anadolu’muzun, güllerimiz gibi gülümseyip açan güzel yüzünü dünyanın her tarafına taşıyan eğitim gönüllülerimiz adanmışlık ruhunu dünyanın dört bir yanına arz ederken, onlara müncezip olan ruhlar, Türkiye’mize geldiler, insanımızı yakından gördüler. Bu müşahede bir turist sathiliği içinde değil, bilakis, Anadolu cömertliğini ve civanmertliğini çok içten, fıtriliği içinde bir temaşa şeklindeydi… Sözü-sazı dinlenen bu yabancı müşahitler, gördüklerini cennetten muştu sunar gibi çevrelerine anlatıyorlardı. Çokları iki ay sonra, duygularını almak için gelenlere hâlâ sönmeyen o heyecanların ı bazen gözyaşları içinde ifade etmeye çalışıyorlardı…

İşte ben bu “hayali cihan değer” hatıraları aklımdan geçirirken, saygıdeğer bilim adamları da bu güzel gayretlerle ilgili tespitlerini dile getiriyorlardı.

Evet, nereden nereye gelmiştik…

Bu arada Avustralya’nın en itibarlı gazetelerinden olan “The Age”nin muhabiri Barney Zwartz ile bir görüşme yapmıştık. Bu görüşme 21 Temmuz (2009) da yayımlanmıştı… Bana son soru olarak “Bu eğitim faaliyetleri ve diyalogların hedefi nereye kadar?” demişti. “Herkese ulaşıncaya kadar. Bu mümkün mü? Hedef bu!.. Ulaşılır, ulaşılmaz, bir şey diyemem ama karıncaya sormuşlar. ‘Nereye gidiyorsun?’  O da ‘Hicaz’a hacca gidiyorum’ demiş. ‘Bu ayaklarla mı?’ demişler. ‘Varamasam bile yolunda ölürüm ya!..’ demiş.” dedim.  O da bana “Beni de bagajınıza alın”  dedi…

2009’dan bu yana sekiz sene geçti… Yeni bir sürecin içindeyiz… Bir kış, hem de soğuğu şiddetli bir kış yaşıyoruz. Ama cihana açılmış Hizmet Kervanı Elhamdülillah yoluna aynı aşk ve şevkle devam ediyor. Hem de zulüm ve gadirler altında günahlarını döke döke… İnşaallah tertemiz bir halde Cenab-ı Hakka ulaşacaktır…

Yorum Yaz

1 Yorum

  1. Mustafa Pekgöz Nisan 7, 18:31

    Allah razı olsun.Yazınızı okuyunca tüm sıkıntılarımız gidiyor.İyi bir alışveriş yaptığımız için Rabbime şükranla eğiliyorum…

    Bu yoruma cevap yaz
Yorumları Gör

Yorum Yaz

E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır.
İşaretlenen alanların doldurulması gereklidir*