Bahar neşidesi

Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendinin “BAHAR  NEŞİDESİ, Sohbet Atmosferi-2”  isimli kitabı Süreyya Yayınları tarafından neşredildi.

“Soru-Cevaplar Üzerine” başlığı altında, muhterem müellifin 1976-1980 yılları arasında vaaz verdiği camilerde başlattığı soru-cevap sohbetlerinde kendisine sorulan sorulara cevap vermeden önce giriş mâhiyetinde yaptığı konuşmalardan derlenen sözleri kompoze edilmiş. Bu derlemede camilerin esas fonksiyonları üzerinde de durulmuş. Bu arada şunlar da söylemiş: “Aslında, bütün meselelerinize, sorularınıza cevap verecek  bu kürsünün hakiki sahipleri gelinceye kadar beni ve emsâlimi dinleme mecburiyetindesiniz. Ben, aşkla-şevkle, bana söz söyleyecek, içimin şerhini yapacak, sorularıma  cevap verecek, dizinin dibine oturacağım hatibimi beklemekteyim. Mevlâ ne zaman lütfeder onu da bilemiyorum. Belli ki, böyle harap olmuş, bağı-bahçesi yıkılmış, suları kesilmiş, bülbülü ötmez olmuş, gülü pörsümüş, çiçeği solmuş, viranelere dönmüş bir dünyanın hatibi ancak bu kadar olacaktır. Böyle deyin, böyle düşünün ve böyle değerlendirin.”

Biz, Hocaefendinin bu sözlerini kendi şahsı hakkında bir iç hesaplaşma, iç muhasebe olarak görüyoruz. Yoksa bizim bütün meselelerimize ve sorularımıza cevap veren bu kürsünün hakiki sahibi bellidir; senelerdir aşkla-şevkle, bizlere söz söylemektedir ve içimizi şerhetmektedir. Cenab-ı Hak onu bize çoktan lütfetmiştir. Biz böyle düşünüyoruz, düşünmekte de haklıyız…

Hocaefendi bu soru-cevaplar konusunda şöyle bir uyarı da da bulunmaktadır: “Karşımıza çıkacak meseleler hiçbir zaman bitmeyecektir. Ferdî, ictimaî, ilmî, fikrî ve teknik hayatımıza dair sürekli bir kısım meseleler karşımıza çıkacaktır. Bu açıdan biz, ‘Bugün, bunlara cevap verdik bitirdik, işi rafa kaldırdık’ demeyelim; bilelim ki, yarın başka başka meseleler karşımıza çıkacaktır. Hz. Ali’ye de nisbet edilen bir sözde şöyle denir: ‘Evlatlarınızı kendi devrenize göre değil, sonraki devirlere göre terbiye edin, yetiştirin.’ Düşünen ve ilimle uğraşan insanlar   bu şekilde hareket etmelidir. Ben, şahsen bu meselenin ehemmiyetinin kavranılması için fırsat buldukça üzerinde durmak istiyorum. Çünkü insanımız bu mevzuda belli bir seviyeye gelememişse, belli sorular hep söz konusu olacaktır. Bazılarına göre o soruları sorup bitirdikten sonra soru kalmayacaktır. Çünkü tetkik etmeyen, araştırmayan, ilim yapmayan bir toplum yeni problemlerle karşılaşınca nasıl halledeyim  endişesini taşımaz, çünkü onun kafa ve kalb sancısı yoktur. O yüzden de bu hususun üzerinde ne kadar ısrarla durulsa sezadır.”

Aşk ve şevki kamçılama noktasında Hocaefendi şunları tavsiye ediyor:

“Cenab-ı Hak, amelin zevkini amelin içine koymuştur. İşleyen insan, işlediği şeylerden zevk ve lezzet alır. Karda kışta bata-çıka köyleri dolaşan, insanımıza hak ve hakikat adına bir şeyler anlatmayı hedefleyen bir kimse, öyle bir zevk alır ki, yolda kollarınızı gerip çıksanız ve ona deseniz ki, ‘Şurada sıcak bir yer var. Seni oraya alacak ve baklava ikram edeceğiz.’ O, ‘Şu anda yolumu kesmeyin. İliklerime kadar öyle bir zevk duyuyorum ki, bana bin baklava ikram etseniz, yine de bunun yerini tutamaz’  diyecektir. Hatta o esnada Cennet’in kapıları açılsa, yine tenezzül edip oradan içeriye girmeyecektir. Çünkü o, Rabbimizi anlatmaya gitmektedir ve bu itibarla  hiçbir câzibe ve güzellik onun önünü alamayacaktır.

“Öyleyse bu kudsî daire içinde hiç kimse vazifesiz, boş ve âtıl bırakılmamalıdır. İnsan öyle mübarek bir ağaçtır ki, meyve vermediği zaman kurur. Ağaçlar kuru olmadığı zaman meyve verir. İnsan, başkalarına ruhunun ilhamını götürmediği, insanları irşad etme heyecanını kaybettiği zaman kurur. Binaenaleyh insanın bu yönünü canlı tutma mecburiyetindeyiz. Diğer bir tabirle ifade edecek olursak: İnsan bir ağaçtır. Aşılandığı zaman makbul bir şekil ve keyfiyet alır. O, her baharda budanır, sık sık ızdıraplara maruz kalıp cenderelerden geçer ve başının üzerinde  değirmen taşları dönüyor gibi yaşarsa nasıl ciddi bir davanın içinde bulunduğunu anlar. Hele Kur’an’ı takip edebiliyorsa, adım adım Nebiler Nebîsinin (S.A.S.) yolunda olduğunu hatırlar ve asla ülfet ve ünsiyetin öldürücü kucağına düşüp erimez.”

Kitabın başındaki “Takdim Yerine” başlığı altında anlatılan enfes ifadelerden sadece bir bölümün de aktarmak istiyorum:

“Gökte ve yerde ne varsa, hepsinin, ilmî bir programa göre Yaratan’ın irade ve dilemesine bağlı cereyan ettiğine inanan ve bu inanç perspektifinde hayatını yaşayanlar, eşya ve hadiseleri düz nazarlardan  daha bir farklı okur, daha bir farklı değerlendirirler. Onların ufkunda gecelerin karanlığı gündüzlerin aydınlığına gebedir; yüreklere ürperti ve korku salarak esen rüzgar, rahmet bulutlarının aşılayıcısı ve ilk müjdecisidir; kış ortasında yağan kar, baharda  fışkıracak pınarın menbaıdır;  elde olmayan mazlumiyet ve mağduriyetler de  gelecek mutlulukların vesilesidir. Dolayısıyla, onların o aydınlık dimağlarda, yerinde en sert esen tipi-boran bile rahmet rengine bürünür; elemler elemlerin koridorları hâline gelir ve ızdıraplar da birer doğum sancısına dönüşür. Hatta şerler, böylelerinin atmosferinde hayır rengini alır; ızdırap ve acılar da onların saflaşıp özlerine ermelerini netice verir.”

Kitaptan işte  sizlere bir tadımlık bilgi…

Yorum Yaz

Yorum yapılmamış

Henüz yorum yapılmamış!

Henüz hiçbir yorum yapılmamış. Ama bu habere ilk yorum yapan siz olabilirsiniz.

Yorum Yaz
Yorumları Gör

Yorum Yaz

E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır.
İşaretlenen alanların doldurulması gereklidir*