“Mağfiret için yarışmanın en güzel yolu infak etmektir”

“Mağfiret için yarışmanın en güzel yolu infak etmektir”

Herkul.org’da yayınlanan sohbetinde takva sahibi müminlerin Kur’an-ı Kerim’in gösterdiği çizgide nasıl yarıştıklarına Asr-ı Saadet’ten örnekler veren Fethullah Gülen Hocaefendi, mağfiret yolunda teşvik edilen bu yarışta en önemli amellerden birinin de infak olduğunu dile getiriyor.

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, ‘415. Nağme: Müttakîlerin Yarışı’ konulu yeni sohbeti Herkul.org’da yayınlandı. Sohbette Hocafendi, Cennet’e ve Cenâb-ı Hakk’ın mağfiretine erebilmek için yarış yaparcasına koşmak gerektiğini ve bu yarışın sadece sözde kalmamasını, Kur’ân-ı Kerim’de belirtilen müsabaka şartlarına riayet edilmesi gerektiğini vurguladı. İşte Hocaefendi’nin sohbetinden satır başları:

“Duaya iştiyak, fakat boş kuru bir iştiyak değil. Yani her zaman O’nun kapısından içeriye girmeye teşne, amade, hazırlıklı olmak. Bildiğiniz şey; Ebû Zerr’e hitap ediyor Efendimiz. O, Münebbihat’ın başındadır zannediyorum. “Uzun bir yolculuğa çıkacaksın, sefineyi, gemini bir daha gözden geçir, yenile.” tabirinde bulunuyor. Restorasyona ihtiyacı olan, tamire ihtiyacı olan yanları olabilir. Mecazi bir şey bu, uzun bir yolculuğa çıkacaksın; derya çok derin, sıradan gemilerle o yolda yürünmez. Önünde berzah var, mahşer var, köprü var, hesap var, Münkir, Nekir var. Var oğlu var, bir sürü var. Adeta kırmızı pasaportlu bir insan gibi, her yerde serbest dolaşan bir insan gibi o kapılardan geçme imkânı yok. Hesap var, hepsinde sorgu var, vize var. Geçebilir misin, geçemez misin!

Azığını da tastamam al, zira sefer çok uzun diyor. Uzun bir yolculuğa çıkacaksın, yani öbür tarafı intizar ediyorum aşk u iştiyakla… Likaullaha iştiyakım var. Bu boş bir laf olabilir, esasen altını doldurmak lazım onun. O da gideceğin o uzun yolda sana yetebilecek… Kabir’de Münkir ve Nekir’e cevap vermeye yetebilecek… Mahşerde terazinin sana bakan kefesine sağı mı, solu mu? Hasenatına bakan kefesinin ağır basması, basabileceği bir zâdı alacaksın orada. Köprüyü geçerken cehennemin sana aşağıdan bağıracak, “Geç çabuk, ateşimi söndürüyor senin nurun!” diyebilecek bir zâd ü zahireyle. Öyle bir azık edinme. Dünya adına da yükünü elden geldiğince hafif yapmaya bak. Helâlinden kazanmak bir şey değil. Meşru dairedeki zevklerle, lezzetlerle istifade edebilirsin onlardan. Hz. Pir onlarla yetinmek lazım, gayri meşru daireye girmeye gerek yok, onlar yeter insana diyor. Fakat elden geldiğince hesabını veremeyeceği şeylerle insan oraya gitmemeli. Yük hafif olmalı, çünkü geçilecek akabe diyor; zirve, dağ, uçurum çok yüksek. Sırtındaki o ağır yükle geçemezsin. Yani meseleye bakılınca hepsi çok çetin, zor gidilir bir yol, derin deniz. Ondan sonra uzun yolculuk, yiyecek içecek şeylere ihtiyaç olacak orada. Ve sonra, sonra aşabileceğin bir tepe var, bir uçurum var, bir dağ var. Everest tepesi gibi bir şey. Bu açıdan da oraya bakan yanıyla, elden geldiğince yükünü hafif tutmaya bak. Cenab-ı Hakk’ın meşru dairede verdiği şeyleri istifade edebilirsin. İstifade ederken de başkalarını istifade ettirmeyi de unutturmayacaksın. Bu sana kol kanat olacak orada. O uçurumlarda üveyik gibi kanatlanacaksın. Aşılmaz, geçilmez zannettiğin kandan, irinden deryaları çok rahat uçarak geçeceksin. Sonra adeta o işin fezlekesi gibi amelinde ihlaslı ol, zira seni görüp-gözeten her zaman sana bakıyor diyor. Amelinde ihlaslı ol.

CENAB-I HAKK’IN HAZİNELERİ İBADETLERLE DOLUDUR

Hz. Bâyezid’i, Cenab-ı Hakk’ın hitabı olarak o levhalarda olan bir söz var, “Ya Bayezid eğer muradın Cenab-ı Hakk’ın hoşnutluğuysa, Cenab-ı Hakk’ın hazineleri ibadetlerle doludur.” Zannediyorum bundan maksat ruhaniler, melekler.. kemerbeste-i ubudiyet içinde sürekli ibadet gönderiyorlar. Onun arşının hamelesi olan melekler, kerrubin olan melekler bir an gözlerini açıp, kapatıncaya kadar bile olsun gözlerini başka tarafa çevirmiyorlar. Sadece ona müteveccihler. Bunların tavır ve davranışlarından dökülen ibadetin her türü, Cenab-ı Hakk’ın şayet işte hazine ona deniyorsa öyle, o hazinesi ibadetlerle doludur. Eğer muradın Cenab-ı Hakk’ın rızasına ermekse şayet kendini küçük gör ve amelinde ihlaslı ol. Cihanları fethetsen, cihanın dört bir yanına fütuhat adına at koştursan, yine de benim gibi minnacık bir adam.. Kendini ikna et buna. Ve amelinde de ihlaslı ol. İhlas emredildiği için bir şey yapmak ve neticede sadece Cenab-ı Hakk’ın rızasını beklemek demektir, ihlas risalesi. Meselenin sözü kolaydır, işte biraz evvel dediğim gibi yani, Kıtmir bekliyormuş gibi. 45-44’te, 55’te, 66’da fakat asıl mesele o değildi yani. Böyle ben bekliyorum bu meseleyi de hazırım gibi bir tavır sergilemek.. mesele o değildir esasen. O upuzun deryada böyle kutuplar gibi yerlere buzullar arasından aşıp gidecek kadar sağlam bir gemin var mı senin? O uzun yolu kat etme istikametinde varacağın son noktaya, son istasyona kadar sana yetecek azığın var mı? Ve karşına çıkabilecek dağı, dereyi, tepeyi kandan irinden deryaları geçecek kadar bir yönüyle yükün hafif mi? Ve bütün bunların yanında Cenab-ı Hakk’ın fazlı, keremi, inayeti, rahmetinin enginliği olmazsa sen yine kurtulamazsın. Amelinde ihlasın var mı? Ona çağrı da odur yani. Ancak ihlasla Cenab-ı Hakk’ın inayetine, riayetine, kilâetine (korumasına) ve fazlına bir ihlas, bir çağrıdır. O sayede onu elde edebilirsin. Onun için en sonda, bu ölçüde tedbirli ve hazırlıklı olmak lazım. Öyle bir yarışa öyle bir maratona girmek lazım yani. Şu hususların hepsinde adeta bir yerde bir maratoncu gibi koşuyormuşçasına ona, ona göre hazır olmak lazım. Bu durum şunu da iktiza ediyor, şunu da iktiza ediyor, şunu da iktiza ediyor… Zaten Kur’an-ı Kerim’de ‘müsabaka yapın’ diyor. Yarış yapın diyor. Rabbinizden bir mağfiret istikametinde yarış yapın. O mağfirete ulaşmak, o rahmete ulaşmak için adeta müsabaka yapıyor gibi. Bir maratoncu gibi koşun diyor ona. Sanki orada böyle bir sual-i mukaddere söz konusu oluyor da, yani niye öyle Rabbinizden bir mağfiret için koşacaksınız. Çünkü çok önemli bir şey var. Nasıl koşmayacaksınız ki! O cennet ki bütün onun alanı gökler ve yer kadar geniş diyor. Bu esas vüs’at açısından meselenin ifade edilmesi, bu vüs’atiyle beraber bir de meselenin ebediyeti var. Bir de orada sizin en ince zevklerinize kadar bütün zevklerinize cevap verecek, ne ise evzakla donatılmış bir durum var. Bir durum söz konusu. Ve bunların ötesinde Cenab-ı Hakk’ın cemal-i bâkemâli ve ‘ben sizden razıyım’, iliklerinize kadar onu duyduğunuz zaman nasıl bir zevk olacak, onu tahmin etmek, kestirmek şimdiden mümkün değil. Belki ârifler onu biliyorlardır. Kısmen duyuyorlardır. Fakat dünyanın darlığı onu duymaya çok müsait değil. Öyle olsaydı Efendimiz (s.a.s.) adeta dünyayı elinin tersiyle itip, ‘Allahümme er-Refîka’l-a’lâ’ demezdi. Demek artık burası onun o engin arzuları, onun o engin zevk kabiliyeti ve istidadına cevap vermiyordu. Ruhlarla beraber, meleklerle beraber kanat açıp ona doğru uçacağı o âlem ancak onun o engin istidadına, onun beklediği o şeye teşne olduğu, o hakikatlere ancak orası müsait. ‘Allahümme er-Refîka’l-a’lâ’ dedi. Fakat o öyle gelişigüzel, sıradan yarış yaptım ben falan diyene değil, cennete de sıradan inandım diyene değil yani onun arzının, göklerin ve yerlerin genişliğinde geniş olduğuna da inananlara değil esasen müttakilere hazırlandı diyor.

ASIL MESELE İMKâN YOK İKEN VEREBİLMEK

Yermük’te cereyan eden bir hadise bu. Bir de Sahabe-i Kiram arasında bir fakir geliyor, evine götürüyor onu Ebu Talha. Orada sadece ona yetecek kadar bir çorbası var evinde. Başlıyor ışığı söndürüyor, mumu söndürüyor, o zaman mum tabii. Kaşığını tabağa boş dokunduruyor, öbürü yemeğini yesin diye. O yiyip karnını doyuruyor geliyor. Efendimiz (aleyhissalatu vesselam) sabah müjdeliyor onları. İmkânları olmadıkları halde başkalarını nefislerine tercih ederler. “Darrâ”yı da böyle anlamak lazım. İşte Thomas Michael’in anlattığı hikâye, Anadolu’nun doğusunda veya güneyinde gezerken orada bir demirci dükkânına nasılsa arkadaşlar götürüyorlar. Herhalde; dost, taraftar, muhip sempatizan. Adam ateşin karşısında örtünün üzerinde elinde çekiç hep demir dövüyor… Ter kan içinde bildiğiniz gibi o yüksek hararet karşısında, zor gelmiyor mu sana böyle diyor, hilaf olmasın aynıyla ifade edemem de mazmun tamam. Ben diyor, bunu yapma mecburiyetindeyim, niye mecbursun buna, falan yerde bir okula bakıyorum ben diyor. Millet böyle yani. İşte bu da “darrâ”da yapan. Bir bu bakın.

Bir de öfkelendiren şey oluyor. Biri geliyor bir tekme vuruyor, öbürü gelip bir biz batırıyor, bir çuvaldızla, bağışlayın seni mıncıklıyor, şimdi Frenkçe bir tabirle de ifade ediyorlar ajite ediyor. İşte o zaman öfkelenmemek lazım. “Kezm-i gayz” demek, öfkesini yutmak demektir kişinin. Yani çok zor yutulur bir şey. Yutkunup duracaksın fakat onu yutmaya çalışacaksın, dikkat ederseniz bu mesele biraz baştaki iki meseleyle farklı bir münasebet içerisinde bağ var aralarında bunların. Bir “serrâ” var. “Serrâ” olunca vermek kolay, bir de “darrâ” var imkânların yok, el vermiyor fakat o zaman vermek zor fakat asıl mesele de işte o zaman vermektir yani.

Hz. Ali Efendimiz’in buyurduğu gibi, yani vakıa tam onu ifade etmiyor da diyor ki, “iyilik; sana ihsanda bulunana iyilik, iyilik değildir. İyilik; sana kötülükte bulunana iyilik yapmaktır.” Yani tersi. Ben hiç öfkelenmiyorum. Öfkelendirecek bir şey olmadığından ben de hiç öfkelenmiyorum. Ama bir biz yediğin zaman, bir çuvaldız yediğin zaman, bir balyozla hırpalandığın zaman, yerinden edildiğin zaman, bir hakarete maruz kaldığın zaman, zoruna gidecek bir tekme yemiş gibi yerinden sarsılacaksın fakat meseleyi bir yutkunmayla atlatacaksın. “Kezm-i gayz” bu.

Bakın pozitif iki şeyden sonra bir şey salıyor. Bir, değer itibarıyla onlar pozitif nasıl ibadettir. İnfak, takvanın iki ayağı gibi bir şey. O takvanın bir diğer ayağı da bakın o hayırlı pozitif şeyler içinde. Negatif bir şeydir bu, öfkeni, şiddetini, hiddetini, nefretini, intikam duygunu bir yutkunmayla esas baskı altına almak.

Yorum Yaz

Yorum yapılmamış

Henüz yorum yapılmamış!

Henüz hiçbir yorum yapılmamış. Ama bu habere ilk yorum yapan siz olabilirsiniz.

Yorum Yaz
Yorumları Gör

Yorum Yaz

E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır.
İşaretlenen alanların doldurulması gereklidir*