Kaybedilen itibarlar

Bir baba dünya hayatının son saatlerini yaşarken hastane odasında yatağından hafifçe doğrularak refakat nöbeti tutan büyük oğlunu yanına çağırır. Küçük adam genç yaşta aldığı büyük sorumluluğun ağırlığını omuzlarında hissederek babasının vasiyetini dinlemek üzere yanına sokulur. Babası son kez evladının ellerini sıkıca tutarak sulanmış, yeşil gözleriyle kendinden sonra ailenin reisi olacak yavrusunu hüzünle süzer. Küçük adam ise dökülecek kelimeler karşısında kendisini bırakmama adına içinden sürekli dua eder. Hayatı boyunca evlatlarının en iyi şekilde yetişmesi ve yaşaması için eğitimlerinden, istikbale dair ihtiyaçlarına kadar birçok dünyevi gereklilikleri temin uğrunda sağlığını feda etmiş babanın vasiyeti mal-melal üzerine tafsilatlı açıklamalar içermez. Ciğerparesine vasiyet olarak yalnızca, “Oğlum size miras olarak ismimi bırakıyorum. Bu isimle her yerde itibar görürsünüz ve başınız dik gezersiniz…” der baba ve bir daha dönmemek üzere yoğun bakıma doğru sedyeyle ağır ağır yol alır…

Bir babanın kırk yılı aşkın ömrünü nihayete erdirirken arkada bıraktıklarına en kıymetli hazinesi ve hayatının hülasası olarak telakki ettiği ‘itibar’ değerine ne oldu da bugün ayaklar altında çiğnenir hale geldi? ‘Her husus fedakârlık gösterildiği ölçüde kıymet kazanır’ gerçeğine rağmen acaba bugün bizler itibarımızı, saygınlığımızı temin ve koruma hususunda ne gibi fedakârlıklar yapıyoruz? Yoksa ailemizin ya da içinde yaşadığımız cemiyetin itibarında gölgelenirken şahsi itibarımızı ihmal mi ediyoruz?

Günümüzde mikro daireden makro daireye, yani sahip olduğumuz aileden yaşadığımız cemiyete, ait olduğumuz milletten, mensubu bulunduğumuz dine kadar bizi kuşatan faktörlerin her biri şahsi saygınlığımıza katkı sağlar ve birçoğunu biz daha doğar doğmaz emeksiz elde ederiz. Amerika’nın Dallas şehrinde yüksek öğrenimine devam eden gençler Müslümanların ortaklaşa düzenledikleri iftar yemeğinde ellili yaşlardaki işadamlarının önlüklerle kendilerine hizmet etmesi karşısında hemen ellerindeki tepsileri almak istiyor. Pakistanlı işadamı tepsiyi almalarına müsaade etmeyerek gençlere, “Siz Türkler olarak gelin bizlere dinimizin aslını anlatın, bizler de sizlere hizmet edelim…” sözlerini sarf ederek kadirşinaslıkta bulunuyor. Gençler, bu payeyi hak etmenin çok gerisinde olduklarını düşünmelerine rağmen, gösterilen teveccühü tarihlerinin itibarından kaynaklandığının bilinciyle dedelerini hayırla yâd ediyor.

Şüphesiz sahip olduğumuz saygınlığı korumanın ya da itibar kazanmanın bütün ömre yayılan, yaşamımız boyunca dantel dantel işlenmesi gereken birçok yönü var ve her biri kameti ölçüsünde fedakârlık istiyor. Peki, bunca üzerimizde bizi koruyan dairler içinde hiç mi irademizin hakkını gerektiren bir daire yok? Elbette insan belli bir yaştan sonra dostlarını ve yaşamını sürdüreceği cemiyeti kendi belirliyor ve bu tercih tüm yaşamına kendi boyasını çalıyor. Fakat birçoğumuz itibariyle asıl mesuliyet alanımız ve en temel daire olan ‘kendi kendimize olan saygınlığımız’ hususunda farkındalık fakirliğimizin kurbanı oluyor. Emeksiz sahip olduğumuz mensubiyetlerimizle övünürken işin çekirdeği olan kendimiz ihmale uğruyor. Aslında kişi kendine olan itibarını yitirdiği zaman diğerlerinin hiçbir anlamı ve kıymeti kalmıyor. İşte bu nokta genellikle gözlerden kaçıyor ve küçük yaşlardan itibaren bunu nasıl koruyacağımıza dair bize planlı bir eğitim verilmiyor.

Öncelikle her insanın kendi dışındaki insanlarla arasında sosyal rolünün belirlediği bir saygınlık perdesi oluyor. Ve basiret sahibi her insan beşeri ilişkilerinde inhiraf yaşamamak için bu perdenin yırtılmadan korunmasına büyük özen göstermesi gerekiyor. Çünkü bu perdenin yırtılmasıyla aradaki saygınlık yitiriliyor ve belki verimsiz belki de zararlı bir seyre giriliyor. Aynen böyle de kişinin kendiyle de arasında bir saygınlık perdesi olduğu fark edilmiyor. Her birey diğer ilişkilerinde olduğu gibi kendiyle arasında olan perdenin yırtılmasıyla kendine olan saygınlığını yitiriyor ve kendi kendisinden istifade yollarının önünü kendi elleriyle tıkamış oluyor. Kendiyle yüz göz olmasıyla birlikte adeta korumasız kalan divane asker gibi sürekli yara alıyor.

Büyük resimden asıl odaklanacağımız soruya gelirsek, kendimizle aramızdaki perdeyi nasıl koruyabiliriz? Aslında bu sorunun cevabını ‘başkalarıyla aramızdaki perdeyi nasıl koruyorsak aynı yol üzerinde yürüyerek koruyabiliriz’ şeklinde basitleştirebiliriz. Nasıl insan bir topluma girdiği zaman özenli giyinir, temizliğine önem verir, insanların güvenini sarsmamak için azami derecede dürüst olmaya çalışır ve daha sıralanabilecek birçok erdeme sahip olma azminde olur, aynen öyle de kendi başına kaldığı zamanlarda da kendine karşı saygılı olma adına temizliğe riayet eder, yalnız başınayken bile giyimine özen gösterir, kendi kendine dürüst olur ve kendini aldatmama kararlılığında olursa şahsına olan saygınlığını korur.

Tabii insanın kendiyle arasındaki perdenin yırtılmaması için üzerinde durulması gereken çok hassas bir konu daha var. Teferruata ait olmasının yanında insan fıtratında çok derin etkilere sahip olan bu nazik konu kişinin kendine olan edebidir. Bu konuda başta Efendimiz (sav)’i ve O’nun sadık yol arkadaşlarını örnek alan her birey yalnız başına olduğu durumlarda da edep kaidelerine riayet etmelidir. Nasıl bir büyüğümüzün yanında ayaklarımızı uzatma durumunda isek bile üzerimize mutlaka bir şeyler örteriz, aynı şekilde yanımızda biri olsun olmasın her uzandığımızda vücut hatlarımızı kapatacak şekilde örtünmeliyiz. Bununla birlikte kendi başımıza olduğumuz durumlarda da ayak ayaküstüne atmama başta Rabbimize, sonrada kendimize olan hassasiyetimizi gösterir. Ayrıca kişinin kendini elbisesiz halde temaşa etmesi de fıtratında bozulmalara ve hafıza gerilemesine yol açar. Mutlaka elbise değiştirdiğimiz durumlarda mümkünse karanlık bir ortam tercih etmeli ya da iki elimizin uzunluğunu aşmayan dar bir mekân seçmeliyiz. İlave edilecek diğer bir hususta banyo ihtiyacımız sırasında mutlaka bir banyo elbisesi giymeyi alışkanlık edinmeliyiz. Eğer tesir etme durumunda olduğumuz evlatlarımız ya da küçüklerimiz varsa bu alışkanlığı küçük yaşlarda onlara kazandırmaya çalışmalıyız. Konu banyo adabı olunca banyoda kalma süresini ayarlama, uzun kalmamaya dikkat etmeyi de hatırlatmakta yarar var. Hatırlatılabilecek başka bir hususta kişinin kendi kendine zarar vermemesi mevzusudur. Bu husus ta kendimize olan saygınlığımızın ve Rabbin emanetine karşı hassasiyetimizin mühim beşaretidir.

Kendi kendimize olan saygınlığımızı yitirmeme genel olarak itibarımızın çekirdeğidir ve bu en küçük dairedeki bozulma diğer dairelere sirayet eder ve daha büyük dairelerin müsbet tesirini kırar. Aslında bu konuyu ifade etmenin en kısa hali ‘ihsan şuuru’ yani ‘kulun her an Allah’ın kendisini gördüğünün farkında olarak yaşaması meselenin yegâne çözümüdür’ de diyebiliriz. Fakat ayrıntıları anlaşılsın endişesi bizi konuyu teferruatına inmeye götürdü. Allah irademiz dışında olan dairelerin hesabını elbette sormayacak. Nitekim hiç kimse içinde neşet ettiği aileyi ve milleti seçmeye muktedir değil. Bu nedenle Allah insanın üzerindeki dairelerin keyfiyeti her ne olursa olsun kulun şahsi itibarını sırf Rabbinin rızası için koruduğu durumda kulunu alıp aleme sultan edebilir. Rahman rızasına muvafık hareket etmeyi tüm kemalat yolcularına nasip etsin.

Kemal Sadık
kemalsadik@gmail.com

Write a comment

No Comments

No Comments Yet!

Let me tell You a sad story ! There are no comments yet, but You can be first one to comment this article.

Write a comment

Only registered users can comment.